Moonlight | Chapter 30


Notlar

#1 Severus Snape’e hayat veren aktör Alan Rickman’ı saygı ve sevgiyle anıyorum. Her zaman, seriyi okuduğum satırlarda onu ve onun muhteşem oyunculuğunu hatırlayacağım. Severus’u ondan başkası daha iyi canlandıramazdı.

#2  Yeni bölüm ne zaman gelir gerçekten bilmiyorum, bu konuda kendimi de kestiremiyorum artık ama giderek sona yaklaştığımızı da bilmenizde fayda var. Gerek bölümler arasında verdiğim aralar olsun gerek hikayenin kendisi olsun, oldukça uzun sürdü ve bitirmek istiyorum. Bu kez önceki bölüme dair kısa bir hatırlatma/fragman/özet yapmak istemiyorum ve direkt hikayeyle sizi baş başa bırakıyorum. Umarım, çok geçmeden tekrar görüşürüz. Sevgiler.

 

 

THE DARK TOWER

 

Silah gümleyerek patladı. Brandon geri tepmeyi, zayıflığını ve güçsüzlüğünü hesaba katmadığı için silahı oldukça gevşek tutmuştu. Ateşlediğinde geri tepmenin etkisiyle dengesini kaybedip arka üstü çimenlere düştü. Düşerken, Snape’in de yere kapandığını görmüştü.

*

 

Snape, yerden kalkabilmek için üzerine yığılan ve bağırmamak için kendisini zor tutan Helsing’i yana çekip yatırması gerekti. “Onunla ilgilen!” dedi Helsing acıdan sıktığı dişlerinin arasından. Kan gölüne dönen karnına elini bastırıyordu. “Ben iyiyim.” Bunun üzerine Snape başını ilgili yere çevirdi ve ikinci kez ateşlemeye yeltenen Brandon’a tam zamanında asasını doğrulttu. “Expelliarmus!”
Silah fırlayıp karanlığa karışmıştı. Brandon hiç zaman kaybetmeden kalkmaya, malikâneye doğru koşarak haykırmaya başladı. “Yardım-” Ancak sözünü tamamlamaya fırsat bulamadan, yürümeye yeni başlayan ve ilk denemesinde yere kapaklanan bebek gibi yüz üstü mıhlandı. Artık büyüyü yapan istemediği sürece ne ağzını oynatabilirdi ne de vücudunu. Orada öylece kaskatı yata dursun Snape, tekrar döndü ve Helsing ne yapılması gerektiğini söylemeden yapıyordu. Asasının küçük bir hareketiyle, elle yapılabilecek ve muhtemelen de kendilerine oldukça zaman kaybettirecek bir işlemi çok kısa bir sürede hallederek kurşunun çıkmasını sağladı. Helsing oldukça rahatladığı bir nefes verirken tıknefes teşekkür mırıldandı.

Teşekkür etmesi gereken kendisiydi bir kere ama bunu konuşmanın hiç de sırası değildi. O yüzden “Derhal cisimlenmeliyiz.” dedi Snape soğukkanlılıkla, acele ederek. Helsing hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmıştı bile. Hemencecik birkaç adım ötedeki Brandon’ın yanında biterek onu çuvaldız gibi omuzlayıp yine aynı hızla bahçenin arka kapısına vardı. Olabildiğince süratle kendisine doğru koşan Snape’i birazcık beklemişti. Buluştuklarında Snape, onun kolunu tutarak mühürlü kapıdan geçmelerini sağladı. Tam bu sırada, cisimlenmelerine saniye kala, arkalarında bağırtılar duydular ve yeşil bir ışık cisimlenmekte olan Snape’in kafasını neredeyse sıyırdı.

 

**

 

 

1879 – Londra

 

“Yapma! O senin çocuğun!”

Brandon, kollarıyla havaya kaldırdığı küçük kıza kanlı ağzıyla gülerek bakarken, ifadesi donup kalmıştı. Gülümseyen hatları yavaş yavaş sönüyordu. Havaya kaldırdığı çocuğu indirmeden başını hemen merdivenlerin aşağısındaki kadına çevirdi. Bu, kendisini durdurmak için söylediği bir yalan mıydı yoksa? Gözleri sırılsıklam olan Claudet, onu anlamış gibi başını hızla iki yana salladı. “Yemin ederim! Yemin ederim, Brandon! Sana açıklamaya çalıştık- Louis… Louis sana söylemeye çalışıyordu!” Sonra sürünerek ölmüş adamın yanına gitti ve haykırarak üzerine kapandı. “Ah, Tanrım, Louis!”

Brandon, tekrar çocuğa baktı. Çocuğuna. Havada, kolları ve ayakları aşağı sarkmış kukla gibi dururken ıslak ve küçük, kızarmış gözlerini gözlerinden alamıyordu kızı. Artık gülmeyen adamın sessizliği onu da susturmuştu. Ağlamıyor ama hıçkırıyor, hıçkırarak nefeslenirken dudakları titreyerek içe göçüp duruyor ve yalnızca bakıyordu ona. Katil babasına. Kızın gözlerinde kendi yansımasını gören Brandon dehşete düşmüştü.

Louis’in üzerine kapanan Claudet de kızı gibi ağlamayı bırakıp başını kaldırdı. Brandon evlerine geldiğinden beri olayların bu noktaya geleceğini hiç düşünmediği gibi asasını kullanmadığını da yeni fark ediyordu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki… Cebini yokladı, bulamadı. Brandon’ın bir kol hareketiyle kendisini savurması, eteğinin cebindeki asanın da düşmesine neden olmuştu. Etrafına bakınmadan önce Louis’in ceplerini de yokladı ama onun da yoktu. Herhalde inmeden önce yukarıda bırakmıştı. Şimdi etrafına bakınarak asasını çabucak gözüne kestirmeyi umuyordu. Onu hemen kızından uzaklaştırmalıydı. Bir çocuğun, küçük bir çocuğun görmemesi gereken çok şey görmüştü bu gece.

Kırmızı gözleri hemen eski, altın sarısı halini alsa da cinayetin delili olan ağzındaki kan hâlâ duruyordu. Kızını usulca yere indirirken onun boyuna gelerek çömeldi ve kızı olduğuna hiç şüphesi kalmadığı çocuğu hemen bağrına bastı Brandon. Tıpkı kendisi gibi sapsarı olan saçlarını hızla okşuyordu. Bunu da sevgiyle değil, daha çok panikle ve kendini affettirme çabasıyla yapıyordu. Küçük kızı, göğsünde sessizce hıçkırmaya devam ederken aynı kelimeleri söyleyip durdu. “Özür dilerim! Özür dilerim!”

Sonunda gözüne kestirdiği asasını düştüğü yerin yakınlarında buldu genç kadın. Dikkat çekmemeyi umarak, el yordamıyla sessizce emekledi ve ulaştı. Ardını dönüp de merdivenlerin yukarısındaki Brandon ile kızına baktığında birbirlerine çok yakın durduğunu gördü. Brandon, kızının saçlarını okşuyor, telaşla bir şeyler diyordu. Ona doğrulttuğu asasıyla bir an için tereddüde düşmüştü şimdi. Hayatında hiç kimseyi öldürmeye teşebbüs etmemişti ve bunu yapacağı kişi bir zamanlar âşık olduğu adamdı. Fakat merdivenlerin yukarısındaki adam eskiden tanıdığı, âşık olduğu Brandon Moyer değildi artık. O adam çoktan ölmüştü. “Kızımı bırak!” dedi sonunda. Cesaretini yalnız sahip olduğu asasından değil, annelik içgüdüsünden de alıyordu, ayağa kalktı. Louis’in kanı elbisesine bulaşmıştı ve düşme şiddetinin de etkisiyle toplu olan kahverengi kıvır saçları dağılmıştı. Hızlı soluklar alırken asasını tutan elinin titremesine engel olamıyordu. “Ondan hemen uzaklaş!”

Yeniden Claudet’ten yana başını çeviren Brandon, kendisine asanın doğrultulduğunu gördüğünde ona bunun işe yaramayacağını söylemek istedi ama Claudet isterik bir şekilde bağırarak kızından uzaklaşmasını yineleyip sözünü kesmişti. “Sana, onu, bırak, dedim!” Brandon, kızını kol boyu uzaklaştırdı. Claudet’i daha fazla kızdırmak istemiyor, onunla uzlaşmak istiyordu.

“Beni istesen de öldüremezsin, Claudet. Asanı bırak.”

“Beni tehdit mi ediyorsun!” Claudet’in elleri ve vücudu titremeye devam ediyordu.

“Elbette hayır. Basitçe öldüremeyeceğini söylüyorum.”

“Belki!” dedi Claudet, asasını indirmeden merdivenlere yaklaşarak. Ama sana zarar vererek zaman kazanabilirim!”

“Ne için?”

Claudet, gözlerini Brandon’dan ayırmadan kızına hitap etti. “Lora, yanıma gel!”

Brandon, şimdi kendisinden biraz daha uzaklaşmış ama korkudan da yanından kaçamamış kızına bakarken isminin ne kadar güzel olduğunu düşündü. Lora Moyer. Claudet’in verilmemiş cevabını da somut olarak görüyordu böylece. Eğer kızına ulaşırsa… Kaçacaklardı.
Buna izin veremezdi, hayır. Lora, güzel kızının ellerinden kayıp gitmesine izin veremezdi. Panikten hızla çalışan kafasından Claudet’in yapacağı hamleyi önce davranarak yapmak geçti. Evet, kızını kaçıracaktı. Belki Claudet bunun için ondan daha çok nefret edecekti ama kızını görmek özlemi ağır basacak ve eninde sonunda bir araya gelip anlaşmanın bir yolunu bulacaklardı. Evet. Evet. Başka yolu yoktu. Adilane değildi elbette; ama bu gece adilane olmayan ne yapmamıştı ki? Aşağıya, annesinin yanına inmek üzere basamaklara doğru hareketlenen kızına adımını atarken, Claudet bu hamleyi beklercesine haykırdı. Belirsiz bir lanet, baba ve kıza doğru gidiyordu.

 

**

 

 

Zifiri karanlıkta titreyerek uyandığında, korku dolu solukları kulaklarını dolduran rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Yer bile havadan soğuk, kıpırdamadan yatmaya devam etti. Çünkü gözü açıkken bile kâbus devam ediyor gibiydi. Hayır, bunlar kâbus değil gerçekti. Yaşadıklarının etkisinde yerde biraz daha kaldıktan sonra derin bir nefes alıp, doğrulmak için omzu üstünde yavaşça döndü, kemiksi elleriyle zeminden destek aldı. Taşla döşenmiş yerin neredeyse kristalize olduğunu hissetti parmak uçları. Dondurucu rüzgâr ise karanlıkta zar zor seçtiği demir parmaklıklı kapıyı ıslık çalarak yalarken süratle vücuduna çarpıyor, üşümesine neden oluyordu. Rüzgârın erişemeyeceği bir köşeye, kapının yanına çekilmeye çalıştı. Köşeye yerleştiğinde yüzünü buruşturuyordu çünkü her yeri sızlıyordu. En çok da yüzü… Bir kere suratına yumruk yemişti. Bir de yüz üstü düşüp burun kemerini kırmıştı. Burnundan gelen kan dudağının üstünde birikip kurumuş, yüzü de şişmişti. Ne var ki canı adam akıllı yanıyorsa da sesini çıkarmadı hiç. Acıyı hatırlamanın tuhaf hissi daha baskındı çünkü. Üşümenin de. Açlığın da. Susuzluğun ve uykunun da… Gözlerini kapadı. Uyku… Göz kapakları kaya gibi ağırdı. Neredeyse yaşadığı yıl kadar uyuyabileceğini düşünürken yine de uyumamak için direnir, sadece gözlerini dinlendirirken, ara sıra birkaç saniyeliğine kesilen uğultuda hücrenin dışından gelen sesleri dinlemeye çalıştı. İki adam konuşuyordu ve ikisini de sesinden tanıyordu; ama ne konuştuklarını duyma eşiği yükselen kulakları artık tam algılamıyordu. “Kaçmak” ve “Yaralanmak” gibi kopuk kopuk kelimeler yakaladı sadece. Onlar konuşurken kapalı gözlerinin gerisinde son olayları hatırlamaya çalışıyordu. Ağır ve eski silahı ateşlediği sırada insan vücudu geri tepmeye karşı hazırlıksız yakalanmış, dengesini kaybedip kıç üstü çimenlere düşmüştü. Avcı ise ateşlemeden evvel Snape’in önünde biterek hayatını kurtarmıştı. Onu ikinci kez öldürme girişimi de başarısızlıkla sonuçlanınca kaçmaya çalışmıştı. Yardım istemeye çalıştığını ama bir dondurma büyüsünün hedefi olduğunu ve yüz üstü düşüp burnunu kırdığını anımsadı. Ağırlaşan gözlerini güçlükle açtı. Rüzgârın uğultusu devam ederken fena halde üşüyor, soğuktan ve susuzluktan çatlayan dudakları da titriyordu. Ellerini ovuşturup avuç içine sıcak nefesini üfleyerek ısınmaya çalıştı karanlıkta. Avcı her ne yaptıysa bu geçiciydi, biliyordu. Sabırla yeni bir sıcak nefes üflemek için soluklanacaktı fakat bir an için nefes alamadı. Anlık, keskin bir acı bütün vücudunu dolaşınca nefesini tutmuştu çünkü. Kalbinin hızlandığını, şakaklarındaki damarlarının tık tık ettiğini, beynindeki muazzam baskıyı hissediyordu. Çok görebiliyormuş gibi gözleri iyiden iyiye kararırken ellerinin de hissizleştiğini ve çılgınca bir soğuğun kendisini ele geçirdiğini hissetti. Sanki bütün damarları donuyordu. Brandon Moyer çığlık atarken aklından geçen şey, insan olmanın mı yoksa ölümün mü daha çok acı verdiğiydi.

 

*

 

 

“Üzgünüm.” dedi birinci adam kemerinde asılı boş silah kılıfına dokunurken. “Sizin de işin içinde olduğunuzu anlayacaklardır.”

“Bazen, her şey planladığımız gibi gitmez.” diye cevapladı ikinci adam usulca. “Bununla başa çıkabilirim.” Sustu. “İyi misin?”

“Oldukça.” Birinci adam, cebinden bir şey çıkardı. Kurumuş kanla kaplı, bilye biçiminde gümüş kurşundu bu. Sonra da uzun paltosunun önünü ve kurşunun girdiği yeri açıp gösterdi. Yara çoktan kapanmıştı.

“Teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın.” dedi Snape. “Sen, vampir olduğun için şanslısın.”

Helsing kısık sesle güldü. “Bundan emin değilim, Bay Snape.” Rüzgâr haricinde bir süre sessizlik oluştu aralarında. Sonra, “Evine gideceğimizi sanıyordum?” dedi.

“Neredeyse kafamı uçuracaklarken aklıma gelen ilk yer burası oldu.”

“Çünkü burada olmayı istediniz.”

“Bunu da nereden çıkardın?”

“Nereye gitmemiz gerektiğinizi biliyordunuz, her şeyi önceden planlamıştık. Buna rağmen aklınıza ilk gelen yerdeyiz çünkü gerçekte ait olduğunuzu hissettiğiniz yerin, evinizin, burası olduğunu gösteriyor.” Helsing, kulede olmanın avantajıyla sert rüzgâr ve ay ışığının altında, Hogwarts’ın önünde uzanan manzarayı seyre devam etti. “Doğrusu şanslı bir adam olsaydım, elbette doğru yer ve zamanda, benim evimin de burası olmasını tercih ederdim.”

“Eğer yeterince istersen burası senin de evin olabilir.” dedi Snape. Ailesinden kalan evin, hiçbir zaman gerçekten evim dediği bir yer olmadığı doğruydu.

“Teşekkürler… Ancak benim yerim sevdiğimin yanı. Onsuz bir evim olamaz, asla.” Helsing yutkunurken sözlerini anlamlı bir sessizlik izledi. Snape, engel olamadığı merakla ona bir şey sormaya hamle edecekti fakat bu çok özel bir soru olduğu için onun canını sıkmak istemedi. Vazgeçtiğinde manzarayı izlemekte olan Helsing, onun bir şey demek istediğini göz ucuyla görmüştü. Snape’e baktı. “Onu nasıl kaybettiğimi merak ediyorsunuz.”

Snape de bunu nasıl anladığını bilmediği bir şaşkınlıkla ona bakarak başını salladı ancak cevabı öğrenemedi. Çünkü acı dolu bir çığlık onları bölmüştü.

 

 

*

 

Okul sınırlarının, uyguladığı bütün büyülere rağmen bir yabancı tarafından ihlal edildiğini hissetmişti. Bu yalnız bir tek şekilde mümkün olabilirdi; yetki verdiği birisinin, yabancının girmesini sağlamasıyla.
Hisleri, durumun kulede cereyan ettiğini fısıldıyordu. Fakat oraya çıkmak için hiçbir girişimde bulunmadı. Çünkü bunu Severus’tan başkası yapmazdı ve ona, yaptığı her neyse sonsuz güven duyuyordu.

 

*

 

Solgun, kemikleri kolaylıkla fark edilen parmakları ay ışığının vurduğu demir çubukları kavradı. Yüzünü parmaklıkların arasındaki boşluğa yaklaştırdığında çatlayan burnu ve şişen yanağındaki morluktan eser yoktu artık. Rengi kırmızıya dönen gözbebeklerini kendisine doğru koşarak gelen iki adama dikmişti. Artık ne acıyı, ne açlığı, ne susuzluğu, ne soğuğun verdiği etkiyi ne de istenmeyen hatıraların ruhuna açtığı yarayı hissediyordu. Aklında yalnız nasıl hayatta kalacağının düşüncesi vardı ve şimdilik bu pek mümkün görünmüyordu.

“Aradığın kişi Bran şatosunda. İşte, seninle işbirliği yapıyorum. Bunu öğrenmek için onca tantana çıkarmaya değer miydi?” dedi vücudu kadar soğuk sesiyle.

Helsing’in bir adım gerisinde duran Snape, sinirlendiği bir tavırla dişlerini sıkarak öne çıkmıştı. “Tantanayı çıkaranın sen olduğunu hatırlatırım, kan emici. O silah kendi kendine patlamadı.”

“Orada olduğunu nereden bileceğim?” dedi Helsing, artık buna tahammülü kalmamış gibi. “Oraya daha önce de gittim.”

“Belki de orada değildir o zaman.” dedi Brandon. Gözleri alaycıydı.

Bunun üzerine Helsing, boşluktan kolunu uzattı ve Brandon’ı yakasından tuttuğu gibi sertçe çekip, yüzünü demir çubuklara yapıştırdı. Neredeyse burunlarının ucu birbirlerine değecekti. Birbirlerinin nefeslerini yüzlerinde hissettiler. “Benimle oyun oynama. Eğer istediğim şeyi sen de gerçekten istiyorsan, bana onun gerçek yerini söylersin. Buna yanaşmazsan şayet, bir doktor olarak nasıl işkence yapılması gerektiğini de bilirim. Güven bana.”

“Nerede olduğunu bilmiyorum.”

“Ne demek, bilmiyorum?”

“En son Bran şatosunda olacağını söylemişti fakat işlerin rengi değişirse diye yerini değiştirmiş olması muhtemel. Bunu en iyi sen bilirsin, sürekli yaptığı şey.”

“Bir yolu olmalı ve eminim sen de bunu biliyorsundur.”

“Ah, evet, çözümü parmağımda duruyor. Bırakırsan tabii.” dedi alaycı tavırla. Parmaklıkları kavradığı sol elinde V harfli yakut yüzük duruyordu.

Helsing onu geri itti. “Yapman gerekeni yap.”

Brandon parmağındaki yüzüğe dokunup okşadı. “Bu yüzük, aramızdaki tek bağlantı… Tehlikede olduğumuz zaman bununla nerede olduğumuzu bildirirdik ya da birbirimizin yerini öğrenirdik ki hâlâ da bunu yapabiliriz tabii parmaklardan çıkmadığı sürece.” Snape’e baktı. “Bana kazığı saplamadan önce de aynısını yapmıştım. Normalde ondan yardım istemek yapacağım son şeydi ama hayatım söz konusu olunca mecbur kaldım.”

“Şimdi de durumun çok farklı sayılmaz. Fırsatın varken neden tekrar yapmıyorsun kan emici?”

“Buna gerek kalmayacak da ondan.” diye sırıttı Brandon. “Beni kendi ellerinle serbest bırakacaksın.” Snape buna hiç de niyeti olmadığını söylemek için davrandığında yüzük, karanlıkta kırmızı bir ışıkla parlayıp sönmüştü. Dikkatler parıltıya çekilirken Brandon “Poenari şatosunda olduğunu gösteriyor.” dedi. “Ancak, tekrar yer değiştirmeyeceğinden emin olabilir misin?” Helsing cevabı belli soruya karşılık sessiz kalınca devam eden sırıtışı kulaklarına vardı. Bu durum Snape’in hiç hoşuna gitmemişti. “Olamazsın tabii. Bu yüzden, yalnızca benim parmağımda çalışacak bu yüzüğün rehberliğine ihtiyacın var, değil mi? Avcı?”

Snape aniden çıkışırken, “Bunca lanet olası tehlikeyi onu serbest bırakmak için atlatmadım!” diye parmağıyla Brandon’ı işaret etti avcıya. Brandon onun öfkesiyle eğlenerek kahkaha attı.

Helsing, “Yüzüğü bende çalışması için büyüleyebilir misiniz?”

Snape cevap vermek için ağzını açtığında Brandon hızlı davranıp araya girmişti. “Sevgili doktor. Muggle olduğunuz için, yanlış anlamayın kesinlikle size hakaret etmiyorum, sihir ilminde her sorunun çözüleceği fikriniz yanlış bir önermedir. Bazı bağlar vardır ki, hiçbir sihir onları kıramaz.”

“Örnek bir: O’nunla benim aramdaki bağı kıramayacağın gibi.” dedi Snape hışımla ona bakarak.

“Ha-ha! Henüz!” Brandon parmaklıkları kavrayıp avcıya hitaben konuşmaya devam etti. “Senin istediğin şeyi gerçekten istiyorum. Onu birlikte öldüreceğiz. Artık ortak bir amacımız olduğunu biliyorsun. Şimdi, sana yoldaşlık etmem için beni buradan çıkarttırmalısın.”

Snape de Helsing’e baktı. Diğer elindeki asasını sıkıyordu. “Böyle anlaşmadık.” dedi burnundan soluyarak.

“Biliyorum, Bay Snape.” diye iç çekti Helsing. Bu durum onun da canını sıkmıştı. “Anlaşmanın bana düşen kısmında Dracula’ya ulaşmak için ondan bilgi almak vardı ve hâlâ da onun bilgisine ihtiyacım var. Anlaşmanın size düşen kısmı benim işim bittiğinde gerçekleşecekti.” Duraksadı. “Ama onu size-”

“Hayır.” dedi Snape sertçe, asasını avucunun içinde çevirirken sözünü keserek. “Onu bana geri getireceğinden asla emin olamam. Senden şüphe duyduğumdan değil, ona güvenmiyorum. Sözüm ona yolda ihanete uğrarsan? İnan bana, ne yoldaşlar gördüm sözde amacı aynı olan!”

Brandon, “Buna sen de dâhil misin?” dedi kıs kıs gülerek.

Helsing düşünceli biçimde şapkasını tutarak başını hafifçe eğmişti. Bir süre sonra başını kaldırdığında ise kararını vermişe benziyordu.

“Haklısınız. Yine de, tuhaf bir şekilde ortak amaç konusunda ona güveniyorum. Bu riski alacağım.”

Snape, hâlâ onu serbest bırakmamak için direndiği bir sessizlikle beklerken, “Beni öldürmenin bu kadar kolay olduğunu sanman gülünç zaten.” dedi Brandon. “Üstelik Karanlık Lorduna seni ifşa etmeyerek ne büyük iyilik yaptığımı, hayatını kurtardığımı düşünürsek, bana borçlusun da.” Duraksarken Snape’in yüzünün aldığı şekle bakıp sırıttı. “Ayrıca… Bir dahaki sefere bunu yardım almadan yapmaya çalışmayı denemelisin.” Brandon’ın gözleri kırmızı ışıltılar saçıyordu. “Bir erkek gibi savaşmalısın benimle.”

Bu sözleri takiben üzerine kısa bir an sessizlik oldu. Gerilimli bir sessizlik… Ve kule aniden, Snape’ten yayılan müthiş bir güçle, mor yıldırımlarla parladı. Büyük bir gürültü kopmuştu. Brandon’ın az önce durduğu yerden tozlar yükseliyordu şimdi. Neler olduğunu anlayamayan Helsing, ilk kez endişeli görünüyordu. Zindana doğru koştu ve tozlar rüzgârın da yardımıyla dağılırken kapının söküldüğünü fark etti şaşkınlıkla. İçerisi karanlık olduğu için Brandon’ı seçemiyordu. Neyle karşılaşacağını bilmediğinden omzuna astığı arbaletini kullanıp eli tetikte durarak içeriye adımlarını attı yavaşça. Sonra onu gördü. Parmaklıklı kapının altında kalmış, saçları her yöne dağılmıştı, yüzünün bir kısmında kalkmış duvar boyası gibi döküntüler ve çatlaklar vardı -gerçi vampir olduğu için yüzü yavaş da olsa kendini yeniliyordu- ve pahalı büyücü takımı gerçekten de yıldırım çarpmış gibi yer yer yanmış, dumanlar çıkarmaktaydı. Brandon üzerine düşen kapıyı yarı sersem vaziyette kaldırıp kenara kaydırdı ve demirin zemine çarpmasıyla gürültülü bir çınlama zindanı doldurdu. Ayağa kalkarken kırılan kemikleri çatırdayarak yerlerine oturuyordu, ağır ağır yürümeye başladı. Helsing arbaletini halen ona doğru tutarken kendisini görmemiş gibi önünden geçti. Çıkışa varınca Snape’le karşı karşıyaydı artık. Her an onun üzerine atlayacakmış gibiydi. Fakat hiçbir şey yapmadan öylece durdu. Sonra, “Gücünün karanlık yanını hiçbir zaman hafife almadım.” dedi. “Efendinden çok şeyler öğrenmiş olmalısın. İtiraf etmeliyim ki bunu ben bile yapamazdım.”

Snape hiçbir şey demeden hâlâ indirmemiş olduğu asasını öfkeyle indirdi.  “Bunu sana hayatımı borçlu olduğum için yapmadım kan emici. Sakın böyle bir yanılgıya düşme.”

Helsing, Brandon’ın arkasından gelirken o da arbaletini çoktan indirmişti.  “Bunun sizin için ne kadar zor olduğunu biliyorum, Bay Snape.” diyebildi.

 

*

 

Zamanı gelmişti. Yatağından kalkarken sessizce terliklerini giydi, üzerindeki pijamayı çıkarmaya başladı. Siyah pantolonunu, gömleğini ve ceketini giydiğinde ayaklarında hâlâ terlikler vardı. Onları da çıkardı. Yatağının altında duran siyah ayakkabılarını da aldı ve yine sessiz olmaya özen göstererek, çıplak ayaklarının ucuna basıp yatakhaneden çıktı. Görevinde ne kadar çabuk başarılı olursa o kadar iyiydi, bu yüzden haftanın en az bir ya da iki gecesi, herkesin uyuduğuna emin olduğu bir saatte kalkar ve gizli odaya giderdi. Dolabı onarmak için. Genç adam, sınandığını biliyordu. Eğer başarılı olursa yalnız babasını değil Karanlık Lordu da şaşırtacak ve kendisiyle gurur duymasını sağlayacaktı. Hayatında aldığı ilk resmi görevdi bu. Başarısız olamazdı, olmamalıydı. Koridorlarda gürültü etmeden hızlı adımlarla yürür, ardını sık sık kontrol ederken her ihtimale karşı asası elindeydi. Pek tabii yakasına iliştirdiği Öğrenci Başkanı rozeti de. Düşündükçe, okul müdürünün kendisini bu göreve layık bulmasındaki amacı anlayamıyordu. Hele Potter dururken. Belki de okul müdürü, sandığı gibi biri değildi pek. Yani politik duruşu uğruna bir çocuğunun kariyerini karalamayı doğru bulmuyordu belki de. Belki de sadece iyi niyetli davranmıştı. Yine de, ondan Potter’dan nefret ettiği kadar nefret ediyordu. Aptal bir rozet bu gerçeği değiştiremezdi. Gizli odaya, gerçi Dolores Umridge’ten sonra pek de gizli sayılmazdı artık, varan son koridora saptığında Boşkafa Barnabas’ın ifritlere bale öğrettiği gobleni gördü. Kapı, onun tam arkasındaydı. Son kez arkasına baktı. Kimseler yoktu. Adımlarını hızlandırırken duvara ulaşmak üzereydi.

“Draco.”

Genç adam olduğu yerde durdu ansızın. Sesin sahibi endişe vermeli miydi? Yavaşça arkasına dönerken tedirginliğini silmeye çabalayarak yüzüne olabildiğince sert bir ifade yerleştirmişti.
Snape, uzun cüppesini yerlerde sürüyerek ağır adımlarla yaklaştı ona. “Dikkatli olmalısın.” Siyah gözler boş duvara kaymıştı bir an için. “Takip edilmediğini sandığın bir an da takip ediliyor olabilirsin.”

“Senin dışında kimseyi göremiyorum.” dedi çocuk kibirle. Yine de etrafına bakmaktan kendini alamamıştı.

“İnsanlar,” dedi Snape, sabırsızlıkla. “Görünmez olabiliyor, Draco.”

“Karşıma çıkacak cesaretleri olmadığındandır.”

“Kendine fazla güven duyuyorsun. Sen de görülmedik bir şey bu.” diye dudağını kıvırdı adam.

“Evet, kendime güveniyorum! Bu benim görevim ve peşimi bırak!” diye fısıldadı Draco.

“Seni kontrol etmek de benim görevim.” dedi Snape ona biraz daha yaklaşarak. Malfoy’un ürküp bir adım geri çekilmesine neden olmuştu. Zaten karşılaştıklarından beri pek bir sinirli görünüyordu. “Sana yardım edebilirim.” dedi sonra bir an için yumuşayıp.

“Yardımına ihtiyacım yok!” Yardımmış, diye soludu Malfoy içinden. Safsataydı bu. Snape, başaramayacağını düşünüyor ve görevini elinden almaya çalışıyordu.

“Sanıyor musun ki bu senin tek görevin!” dedi Snape sabrı taşarak.

“Ne demek istiyorsun?”

“Karanlık Lordun senin için yeni planları var. Daha doğrusu, sana vereceği yeni bir görev. Bu yüzden, basit bir tamiratı yaparak güvende olacağın yanılgısına düşeyim deme.” diye tısladı. “Asla!”

“Ne görevi?” diye soludu Malfoy heyecanla. Snape’in uyaran sesinde başının belada olduğu algısına kapılmıştı.

“Yakında öğreneceksin. O zaman da şimdiki görevinde kendine duyduğun güveni duy, Draco.” Snape, geriye çekilip ona alan bıraktı. “Yoksa bedelini ağır ödersin. Sadece sen değil, babanla anneni düşün ve aptal Malfoy gururunu bir kenara bırak.”

Malfoy yutkundu.

 

*

 

 

Aynı saatlerde, Little Hangleton’dan Malfoy Malikânesine gelen Lord Voldemort, rahatsız edildiğinden mütevellit pek hoşnut görünmüyordu. Acil olan bu meselenin ne denli can sıkıcı bir şey olduğunu ancak tahmin edebilirdi. Sabırsızlık dolu bir nefes alıştan sonra olayı en baştan anlatan Lucius’u dinlemeye koyulmuş, bu sırada salondakileri çok tedirgin edici bir şekilde aşırı sakince salonu dolaşmış, uzun parmakları arasında teni kadar beyaz asasını hiç de hayra alamet olmadığını haber verircesine usul usul çevirmişti. Lucius’un titrek konuşması bitince durdu ve yavaşça ona dönüp dehşet veren kırmızı gözlerini dikti. Malikâneden kaçırıldığını öğrendiği Brandon’ın gözleri gibi kırmızı olsalar da biçim olarak çok farklıydılar. Bu yüzden tek bakışı hepsini ürkütmeye yetiyordu.

“Ssilahı gösster.”

“Lordum?”

Lucius söyleneni zerre anlamamıştı, tedirgince yutkundu.

“Silah, Lucius. Göster bana.”

Lucius’un içi rahatlarken öne çıkarak elinde, bir bez içinde tuttuğu silahı ortaya çıkarıp efendisine uzattı. Voldemort da ona yaklaşırken Muggle yapımı silaha dokunmamayı tercih ederek bir süre gözleriyle inceledi. Ne kadar ilkel bir şeydi bu böyle? Bu zamanda bile kullanmazdı bunu Muggle’lar. Silahın tahta kabzasına işlenmiş A.V.H. harfleri dikkatini çekerken, bunu kullanan Muggle’ın da kim olduğunu merak etti. Üstelik yaptığı tüm karanlık büyülere rağmen korunan bu malikâneye girmesi imkânsızken… Bu ancak tek bir şekilde mümkün olabilirdi; yetkisi olan birinin ki, bu da kolunda Karanlık İşareti olan biri anlamına gelirdi, onun girmesine izin vermesiyle. Yılansı gözlerini kaldırıp Lucius’a bakarken bir kez kırptı. Bu kırpma esnasında gözlerine tıpkı bir yılanınki gibi beyaz perde inip kalkmıştı. “Severus olaydan önce ayrıldı mı demiştin?”

Gözleri çok yakından görmenin etkisinde olan Lucius, daha sonra bunu hatırladığında tiksindiğini belli edemeyecek kadar korkmuş olduğuna sevinecekti. “E-evet, Lordum.”

“Ve karanlıkta gördüğünüz kişilerin kimler olduğundan hiçbiriniz emin değilsiniz?”

“Evet, Lordum… Aslında ben-”

“Yeter.” Gereksiz yorumlara tahammül edemeyen Lord Voldemort, asasını kaldırıp şöyle bir sallarken Lucius gözünü yumup başını çevirmişti bile. Ancak korktuğu şey gerçekleşmeyince, gözlerini açıp başını yavaşça tekrar çevirdi. Silahın üzerindeki harflerin alevler içindeki anlamını önünde görüyordu.

Abraham Van Helsing

Beyaz asa yeniden sallandığında alevler kayboldu. Voldemort’un yüzündeki ifadeyi anlamak her zamankinden daha zorken, Lucius ve çevresi şaşkınca yeni hamlesinin ne olacağını merakla bekliyordu.

Voldemort, “Bu ismi bilmediğinizi söylemeyin bana.” dedi Ölüm Yiyenlerinin sessizliğini ve tepkisizliğini bilgisizliklerine yorarak.

“Lordum, biz…” dedi Lucius şaşkın olduğu belli sesiyle. “Onun efsane olduğunu sanıyorduk.”

 “Ah evet, görünüşe göre “yaşayan” efsanevi bir vampir avcısı ve yine “yaşayan” düşmanı efsanevi Dracula.” diye gülümsedi Lordu. “Ve yine görünüşe göre Brandon Moyer, sandığımız kadar sıradan bir vampir değildi. Avcı için özel bir önemi olmalı.”

Bellatrix ilk kez konuştu. “Özel mi? Nasıl Lordum?”

“Evet, Bella. Özel. Belki de Brandon Moyer, avcıyı Dracula’ya götürecek bir yol haritasıydı.” Asasını parmakları arasında çevirmeye devam etti. Bu kez tehditkâr değil, düşünceliydi. Bir müttefik kaybetmişlerdi, bunu çok iyi anlıyordu ancak Severus’un bundan nasıl bir çıkar sağlayacağını anlayamıyordu. Şüphesiz Severus hakkında bilmediği bazı şeyler olmalıydı yine. Bu yüzden eskiden Severus’un tahmin edemediği her hamlesinde defalarca kendisine karşı çalıştığından şüphelenmiş, bunun delillerini de görmüştü ama her defasında da Severus çok geçerli, inkâr edilemeyecek karşı deliller sunmuş, sadakatinin şaşmaz olduğunu ispatlamıştı. Bu kez nasıl geçerli bir sebebi olduğunu ve sunacağı karşı delilleri merak etti.

 

*

 

 

Uzun yolculuklarına başladıklarından bu yana hiç konuşmamışlardı. Gün doğumuna birkaç saat kala sığınacak yer bulduklarında bile. Sessizce kendilerine bir köşe bulup oturdular. Helsing, son sigarasını sessiz bir işaretle ona ona teklif ettiyse de Brandon kibarca başını sallayıp reddetmişti. İşte o zaman, “Tadını alamadığın bir şeyi neden içiyorsun?” dedi ilk kez konuşarak.

“Bu bir alışkanlık.” diye cevap verdi adam. “İnsan olduğum zamanları anımsatıyor bana.”

“Güzel zamanlardı herhalde.”

Helsing evetledi ve dumanı çekerken gözlerini kısarak kendisinden yaşça daha büyük ama daha genç görünen adama baktı. “Senin de güzel zamanların olmuştur.”

“Çok sürmedi.”

“Hiçbir zaman çok sürmez.” Güneş yavaş yavaş doğuyor, tahtaların çakılı olduğu pencerelerin arasından küçük küçük sızıyordu. Brandon’dan gözlerini hiç ayırmamıştı. “Saçların aynı anneninkine benziyor. Sana baktığımda onu görüyorum.” dedi uzun süreli bakışlarından rahatsız olduğunu fark edince açıklayarak.

Bu Brandon’ı oldukça şaşırtmıştı. İlgisiz bakışları dikkatle ona yöneldiğinde birazcık açılmışlardı da.

“Onu… Onu tanıyor muydun?” Gerçek annesi hakkında bildiği tek şey adının Mina olduğu ve kendisini doğurduktan sonra öldüğüydü. “Nasıl?”

“Babana neden düşmanım sanıyorsun?”

Brandon düşünceli bir sessizlikten sonra, “Ben… Ben sandım ki…”

“Vampirlerden nefret ettiğim için avlandığımı mı?” Helsing alçak sesle güldü. “Hiç kimse sadece bunun için kendisini yormaz evlat. Yüzyıllarca hele hiç…”

“Ona âşık mıydın?”

“Âşıktım.”

“Annem?”

“Âşıktı.”

“O zaman… O sizi ayırdı?” dedi Dracula’yı, babasını, kast ederek.

“Hıhım.”

“Neden?”

“Çünkü o da âşık oldu.”

“Tanrım.” dedi genç adam başını çevirerek.

“Ne oldu?”

“Hiçbir şey.”

“Severus Snape’le arandaki nefreti görmemek imkânsız.” dedi Helsing hafifçe gülümseyerek. “Sanırım, durumumuz çok da farklı olmasa gerek?”

Brandon sessiz kaldı önce. Sonra, “Bunu konuşmak istemiyorum.” diyerek çok kesin bir şekilde çizgisini çekti. “Seni alakadar etmez.”

 

*

 

 

1853 – Londra / Winterdown Yetimhanesi

Dışarıda kar usulca yağarken Winterdown yetimhanesinin ortak salonunun çift kanatlı kapıları açıldı. İçeriye girenler kocaman göbeği, düzgün bıyıkları ve gür kahverengi saçlarının altındaki daima çatık kaşlarıyla yetimhane müdürü Bay Damian ile onun yanında tığ gibi kalan bembeyaz saçlı yardımcı müdire Bayan Crimson’dı. Bayan Crimson, göbekli Bay Damian’ın yanında tığ gibi kalıyorsa da ikisi aslında birbirine çok benziyordu. İkisi de sert mizaçlı, bir yanlış gördü mü asla affetmeyen insanlardı. Bu yüzden ortak salondaki bütün yetim ve öksüzler, onlar içeri girdiği an sus pus olup dinlemeye hazır bekledi. İçlerinden bir tanesi oyuncağı ile birlikte arkadaşının arkasına sinmişti. Bay Damian, salondaki yeterince iyi beslenmemiş çocukları keskin bakışlarıyla süzdü ve koca göbeğindeki cebine iliştirilmiş altın zincirli cep saatini çıkarıp baktı, cebine geri koydu, bakışları tekrar çocuklara döndü. “Bir saate bir çift ebeveyn burada olacak. İçlerinden biriniz seçileceksiniz. Kız ya da oğlan fark etmeyecek. Eğer şanslı olmak istiyorsanız,” diye duraladı gür, sert sesiyle. “Uslu bir çocuk olun.”

Uslu bir çocuk olun, vurgulu cümlesinden sonra minik başlar otomatik olarak aşağı yukarı sallanmıştı. Bunun ne demek olduğunu hepsi biliyordu. Burada olan, burada kalacaktı. Konuşan cezalandırılırdı. Tıpkı bodrum katta bir hafta kilitli tutulan arkadaşları gibi… Ama o konuşmasa bile cezaya kalırdı sık sık. Yapmadığını iddia ettiği şeyler yüzünden. Genelde çok tuhaf şeyler yüzünden. Bu yüzden ona açıklanamayan olaylar yüzünden “şeytan” diyorlardı.

Bay Damian, Bayan Crimson’a döndü. “Eva, küçük şeytanı çıkart.” Kadın, “Peki, Bay Damian.” diye topuklamak üzereyken “Ha!” diye ekledi iyice çatılan kaşlarıyla. “Kulağını güzelce çek ve onun da uslu durmasını hatırlat!” Sonra kadının gitmesine izin verdi. Bay Damian da gitmeden önce salondaki çocukları iyice süzdü. Sanki bakışlarıyla, “Anladınız mı?” der gibiydi.

Bir saat içinde çocuklara yemekleri yedirilmiş, en güzel giysileri giydirilmiş, ebeveynler gelene kadar zoraki neşelendirilmeye çalışılmıştı. Şimdi de Noel’in yaklaşmasından dolayı Bayan Crimson’ın şefliğinde acıklı bir ilahi söylüyorlardı. Çocuklar hep bir ağızdan Sessiz Gece’yi söylerken çıkan ses uyumu çok güzeldi. Temiz, berrak, kirletilmemiş sesler. Nadiren gülümseyen Bayan Crimson böyle anlarda duygulanıyor ve gülümsüyordu.

Sessiz gece, kutsal gece
Her şey sakin, her şey parlak

Ancak koroya katılmayan bir çocuk yüzünden, bodrumdan çıkarılan küçük şeytan, yüzünden gülümsemeyi de ilahiyi de hemen kesti. “Joseph!” Bakışları oldukça tehditkârdı. “Arkadaşlarına katıl!”

Solgun yüzlü, gözaltları morumsu, sarışın çocuğun bakışları itaatkâr değildi ama yine de Bayan Crimson’ın el işaretiyle birlikte son derece isteksiz, koroya katıldı.

 Sessiz gece, kutsal gece
Her şey sakin, her şey parlak
Bakire anne ve bebeğin çevresinde
Kutsal bebek, hassas ve nazik
Huzurla uyu
Huzurla uyu

İlahi devam ederken salonun kapıları açıldı. Bay Damian içeri girdiğinde hiç de bir saat önceki o çatık kaşlı, sert adama benzemiyordu. Son derece güler yüzlü olmakla birlikte kendi yaptığı espriye gülerken, arkasından gelen ebeveynlere çocukları gözeten müdürün ne kadar babacan olduğunu göstermeye çalışır gibiydi. “İşte, bizim küçük meleklerimiz.” dedi Bayan Crimson’ın yeni bir işaret vermesiyle koro halinde ilahi söylemeyi bırakmış çocukları göstererek. Hepsi dağılıp kendi ilgi alanlarına; resim yapmak, oyun oynamak, kitap okumak ve saire yöneldi. “Ne kadar sevimliler değil mi?”

Ebeveynler gülümseyerek başlarını sallarken kendine uğraş bulan bütün çocuklara şöyle bir baktılar. Sonra genç kadın, kocasına eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Bu fısıldaşmayı oldukça merak eden ama içinde tutan Bay Damian, Bayan Crimson’la kısa bir an bakıştı, boğazını temizleyerek genç çiftin dikkatlerini yeniden üzerine çekti. Sanki bu fısıldaşma kötü bir alametmiş gibi açıklamalara koyuluyordu. “Biraz sağlıksız gibi görünseler de yemeklerini düzenli yiyorlar aslında. Ancak burası özel bir yetimhane değil, biliyorsunuz. Bu yüzden, genellikle, çoğu yemekleri seçerler.”

Yine sallanan başlar.

Eva Crimson, “Yetimhanemizi her odasında şömine var ancak odalar çok geniş olduğu için, gördüğünüz gibi, ısıtma sistemimiz pek de faydalı sayılmaz.”

Bay Damian onu onayladığı bir eda ile devam etti. “Ancak burada güzel şeyler de var.” dedi göbeğiyle biraz daha şişinirken gülümseyerek. “Eğitime özel bir önem veriyoruz, bu yüzden hafta içi bize katılan Bayan Dawson her gün beş saat ders verir. Kendisi genç olsa da çok iyi ve bilgilidir. Böyle zamanda öğretmeye hevesli genç, cesur, hele Bayan öğretmen bulmak olur şey değil.”

Bay Damian, ilginçtir ki bu konuda sonuna kadar doğru söylüyordu. Eğitime çok önem verdiği kısmında bile. Dawson’dan önce dersler oldukça ciddi, kuralcı ve katı geçerdi. Dawson’dan sonra bu tutum doğal olarak değişmişti. Sırf bu yüzden olmasa da Bayan Dawson, yetimhanenin en sevilen kişisiydi. Elbette çocuklar tarafından. Ancak onun yokluğunda çocukların hayatı tam bir kâbustu. Bayan Crimson ve Bay Damian bu yüzden öğretmen Dawson’ı başlarından def etmekte oldukça zorlanırdı. Çünkü çocuklar ona, o da çocuklara çok bağlıydı ve Dawson’ın nişanlısı saygın bir avukattı.

“Hafta sonları genellikle serbest geçer. Kış haricinde her ay bir gezi düzenlemeye de, elbette imkânlar elverdiğince, gayret ederiz.”

“İlkbaharda piknik yapmak gelenek oldu.” dedi Eva Crimson gülümseyerek. “Çocuklar da bundan oldukça keyif alıyor.”

“Güzel.” dedi çiftlerden genç adam. “Acaba Bayan Dawson’ı da görmemiz mümkün mü?”

Bay Damian yine Bayan Crimson’a kısa bir bakış atmıştı. Tedirgin gülümsemeyle ve elbette kibar olmaya özen göstererek, “Sorabilir miyim Bay Price, ne için?”

Bay Price’ı Bayan Price yanıtladı. “Bayan Dawson’dan çocuklar hakkında bilgi almak isteriz. Hangi çocuk hangi özelliklere sahip? Hangisi yetenekli veya zeki bilmek isteriz.”

Bunun üzerine Bay Damian oldukça rahatladığı belli kahkaha patlatarak onları kısa bir an şaşırttı. Bayan Crimson da kibarca kıkırdıyordu. Anlaşılan endişeleri yersizdi.

“Elbette, elbette. Bayan Dawson’a hemen telgraf çekeriz. Eva?”

Eva Crimson başını sallayarak telgraf çekmek için ortadan kayboldu.

Bay Damian, “Öyleyse Bayan Dawson gelene kadar ben de sizi çocuklarla baş başa bırakayım. Onun kadar olmasa da çocukları yakından tanımak ve gözlemlemek istersiniz.”

Sallanan başlar.

*

Ebeveynler, Bayan Dawson’dan istedikleri bilgiyi aldıktan ve istedikleri “ideal çocuğu” seçtikten sonra ki hiç de uzun sürmemişti, yetimhaneden ayrılmışlardı. Emma adında küçük bir kızdı götürdükleri. Emma yeni ailesiyle gitmeden önce Bayan Dawson’a uzun uzun sarılmış, omzunda biraz ağlamış, sonra artık aynı kaderi paylaşmadığı arkadaşlarına el sallayıp o kapıdan sonsuza dek çıkıp gitmişti. Kalanlar arasında en üzgün aynı zamanda en sessiz duran çocuk, küçük şeytan Joseph’tı. Bayan Dawson yanına gelince ona oldukça dargın olduğunu belli ederek sırtını döndü ve kollarını göğsünde çaprazlamasına birleştirdi.

“Joseph? Bana küstün mü yoksa?”

Çocuktan ses çıkmamıştı.

“Neden küstün bana?” Dawson, eteğini tutarak aşağıya çömeldi.

Cevabın gelmesi biraz sürmüştü. “O aileye Emma için dediklerini duydum.”

“Ne demişim?”

“O çok özel ve zeki bir çocuk.”

“Yanılıyor muydum?”

Joseph, kollarını çözüp yüzünü ona döndü. “Hayır. Emma güzel ve akıllı kız. Ama özel değil. Özel olan benim!”

“Şşşt, Joseph. Sesini alçalt. Bay Damian’ın senin böyle dediğini duyması hiç hoşuna gitmez biliyorsun. Sen küçük şeytansın.”

Joseph yeniden kollarını birleştirdi ama sırtını da dönmedi.

“Dinle beni.” dedi tatlı sesiyle Iris Dawson. “Sır tutabilir misin?” Çocuğun kollarını nazikçe çözüp ellerini avuçladı ve altın renkli gözlerine baktı. Daha önce hiç böylesi bir renk görmediği gözlere…

“Tutacağımı biliyorsun, Iris.” dedi çocuk yumuşacık sesiyle.

“Brandon Joseph, sen hâlâ özelsin ve seni özel bir gün için saklıyorum çocuğum. Yakında Bay Moyer’la evleneceğim ve seni de evlat edineceğiz.”

Iris Dawson, sözlerini bitirince gülümsedi. Küçük şeytan Brandon’ın gülümsemesi ise Iris için dünyalara bedeldi.

 

 

Devam Edecek…

6 Yorum

Filed under Moonlight | Snamione

6 responses to “Moonlight | Chapter 30

  1. beyzanur

    Alan rickman’ı tekrar anmak boğazıma bir yumru oturttu tekrar. Hikayenin biteceğini öğrenmek de öyle. Yine güzel bir bölümdü. Kalemine sağlık.

  2. odi

    Alan Rickman öldüğünde gerçekten Severus Snape şimdi öldü diye düşündüm. Tabi ki tek rolü bu değildi. Gerek sinemada özellikle de tiyatroda çok ciddi işler yapmış değerli bir aktördü. Ama Snape rolüyle efsane oldu desek yeridir. Neye inandıysa ona kavuşması dileğiyle…

    Uzun araya rağmen güçlü bir bölüm gelmiş. Snamione geçmediği halde bir solukta okudum desem yeridir. Kurgunuzu ilerletmişsiniz. Bölümde iki detay çok ilgimi çekti. İlki Snape’in müthiş gücü. Karanlık Lord’a ikili oynayabilecek cesaret ve dehanın yanı sıra sağlam bir gücü olması gerektiğini düşünmüştüm hep. Bunu görmek ürpertiyle karışık bir zevk verdi doğrusu. Diğer detay ise Karanlık Lord’un öfkeyle saçma sapan hareket etmek yerine Severus’un hamlesini merakla gözlemlemesi. Olmayacak taraftan olsa bile değer görmesi hoşuma gidiyor. İpini çekmek yerine dinlemek istemesi bile büyük bir önem bence. Kedi-fare oyununa çevirmek istemesi de mümkün ama hiçbir müridini böyle uğraşmaya değer bulacağını sanmıyorum.

    Her güzel şeyin bir sonu vardır. En azından bir sonu olacağını bilmek güzel. Hikayeniz yüreğinizde nereye varırsa orada görüşmek dileğiyle. Emeğinize sağlık.

  3. izobar

    Merhabalar!

    Alan Rickman’in ölümü… Hâlâ kabullenemedigim, hatirlamak bile istemedigim. 22 senelik hayatim boyunca kendisinden baska kimseye bu kadar hayran olmadim ve ömrümün kalan kisminda da bu boyle devam edecek. Hayran oldugum, neredeyse isi fanatiklige vurdugum tek kisi(idi). Ben onu Severus Snape ile tanımıştım, daha sonra pek cok filmini izleyip hayranligimi katlamistim. Severus Snape’e askla bagli olmami saglayandi. Baska kimsenin ölüm haberini aldigimda boyle hüngür hüngür aglayacagimi düşünmüyorum. Neyse, cok uzattim kusuruma bakma lutfen.

    Geleyim bölüm yorumuna. Ben bu bölümü cok begendim, Snamione yoktu ki iyi ki yoktu bence. (Bunu diyecegimi de hic dusunmezdim, hayat…) Olaylarin boyle su gibi aktigi bolumleri seviyorum cidden. Bir yandan daha cok sey ogrendim, bir yandan daha cok soru takildi kafama.

    Snape’cigimin gucu iste, aklini aldi Brandon efendinin. Snape, Helsing’e guvenip Brandon’u birakti ama… Bilemiyorum Altan. Snape’i suclamiyorum gerci, Helsing onun hayatini kurtardi, borclu sayilir ama ortada da bir Brandon gercegi var. Yine bir isler cevirecek gibi ama du’ bakalim.

    Ben bu Brandon’u bosuna sevmemezlik yapmiyorum iste. Bencil, pislik. Bırak iste kizini annesiyle. Senden ayri daha guvende, daha mutlu ve daha iyi olacagini bile bile almaya calisti kizi. Annenin buyusu de gitti kizi vurdu kesin. Safi zarar bu adam ya, nereye gitse berbat ediyor her seyi. :@

    Eline, emeğine, gönlüne saglik. Evet gercekten uzun bir araydi ama gercekten müthiş bir bölümdü. Hic bitmesin istiyorum ama nasil bitecegini de büyük bir merakla bekliyorum.

  4. @beyzanur: Teşekkürler.

    @odi: Alan Rickman hakkında söylediklerinize tamamen katılıyorum… İyi ki tanıdık.

    Aradan epeyy bir zaman geçtiğinden, önceden yazdığım gibi aynı hislerle yazamıyorum hikayeyi. Snamione yazmak benim için giderek güç hale geliyor bu sorun yüzünden. Ancak bu bölümde geçmemesinin esas sebebi bu değil. Hikayede açıklığa kavuşması ve ilerlemesi gereken yan hikayeden dolayı böyle bir bölüm geldi karşınıza. Bir şekilde ilerletmem gerekiyordu bu yan hikayeyi aksi halde daha fazla uzamasına sebep olacaktım.

    Teşekkür ediyorum güzel dilekleriniz için. Görüşmek üzere.

    @izobar: Merhabalar. İçini dökmen güzel bir şey, hepimiz seninle aynı duyguları paylaşıyoruz. Bizleri bir araya getirmesine vesile olan insanlardan bir tanesiydi kendisi. Sevgi ve saygıyla anıyorum bir kez daha.

    Teşekkür ediyorum sana da. Bu her zamankinden de uzun araya değdiyse gerçekten, mutlu oldum…

  5. ne güzel yazıyorsun hayal gücüne, emeğine, kalemine sağlık

  6. @Büşra Özdemir: Teşekkür ederim…

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s