Moonlight | Chapter 29


THE BLUFF

“Al.” demişti Snape, zarfı uzatarak. Brandon yutkunarak ona doğru yürürken Avcı’nın Hogwarts’ta olmasına inanamıyordu. Neden kendisine bunun verildiğini merak ederken endişelenerek zarfı tuttu. Sonrasında her şey çok hızlı olmuştu; Snape’in boştaki eli koluna bir şey batırarak canını oldukça yakınca refleksle haykırdı. Sadece yaklaşması için bir tuzak olduğunu anladığı zarftan sendeleyerek uzaklaşırken eli asasına gitti ama başı birden çok fena zonkladığı için asasını alamadan dengesini kaybedip yere düştü. Midesinin alev aldığını hissediyordu, yere dönüp karnını tutarken boğazından yükselen kanı zemine kustu ve bağırdı. “Yan etkisi.” dedi Snape’in sesi. Fakat onun sesine benzemiyordu artık. Brandon gözlerini sıkıca yumdu, bir şeyler görüyordu. Kopuk kopuk ama hiç yabancı olmadığı şeyler.

1879 – Londra

Gecenin içinde yürüyordu. O eve doğru, sevdiğinin. Karşısında yeniden gördüğünde nasıl tepki verecekti? Yokluğunda ne düşünmüştü? Kaybolduğunu mu? Terk ettiğini mi? Kendisinden nefret etmiş miydi? Beş yıl boyunca ne yapmıştı? Ah, çok kızgındı Dracula’ya. Hayatını çaldığı için, Claudet’inden ayrı düştüğü için. Ama artık tekrar birlikte olacaklardı. Claudet’in karşısına çıkacak ve hayatta olduğunu, onu terk etmediğini kanıtlayacaktı. Evin verandasına yaklaşmıştı, basamakları yavaşça çıktı. Sonra kapıya vurdu. İki kez. Biraz beklemişti, kapı açıldı ve onu gördü. Yerinde donakalmıştı Claudet’i. Şaşkınlıkla titreşen kehribar gözleri ve açılıp kapanan, ne diyeceğini bilemeyen pembe dudaklarını görünce gülümsedi. Kahverengi, kıvır saçlarını toplamıştı ve ensesinden firar eden bir bukle görünüyordu. Hâlâ çok güzeldi, çok güzel… Yalnız onda değişen bir şeyler vardı. Yorgun ve zayıftı. Bu yüzden elbisesinin sıktığı korsesi onu daha zayıf gösteriyordu.

“Brandon…”

“Claudet.”

Claudet, bunca yıl sonra karşısında gördüğü kişiye inanamazcasına bakıyordu. Nihayet bir adım atıp kapıdan dışarı çıkarak Brandon’a daha yakından baktı. Sanki gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Üzerinde onu son gördüğü giysileriyle, bir gram değişmemiş haliyle sapasağlam karşısındaydı. Gözlerini hayretle kırpıştırırken onun gerçekten burada olduğuna yine de inanamıyor gibiydi. İnsan hiç mi değişmezdi? Brandon’ı hissetmek için yanağına dokundu. Soğuktu ama gerçekti, buradaydı. Sonra dokunduğu yere hızla tokat attı kadın. Brandon şaşkınlıkla baktı ona. Bunu hiç beklemiyordu, hiç. Boynuna atılmasını, sarılmasını, nerede olduğunu haykırmasını beklemişti. Tokat atılan yanağına dokundu, canı acımamıştı ama yine de dokundu. Böyle karşılanmayı ummadığı için.

“Neredeydin?” dedi Claudet, hem sinirli hem gözleri dolarken. Ancak vurduktan hemen sonra boynuna atılmıştı bile özür dilercesine. “Tanrım, neredeydin Brandon!”

Brandon’da onun beline sarıldı. Kızgınlığını anlıyordu, haklıydı. Hiç nedensiz gidişi onu çok kızdırmış olmalıydı. Daha sıkı sarıldı. Sıcaklığını özlemişti. Burnunu boynuna gömdü ve kokusunu içine çekti, muhteşem kokusunu… Güzel kokusuyla kendinden geçerek gözlerini yumdu. Ona her şeyi anlatmayı istiyordu ama şimdi değil, şimdi onu korkutamazdı. Bolca zamanları olacaktı bunun için. Şimdi, yalnızca onu hissetmek istiyordu.

“Her yerde seni aradık!” dedi genç kadın. “Partiden sonra evinde bulamayınca başına bir şey geldiğini düşündük ama senden hiçbir iz yoktu, Brandon. Hiçbir iz! Sonra… Bizi terk ettiğini düşündük. Beni.”

“Hayır, Claudet. Hayır. Seni asla terk etmem. Bu yüzden buradayım. Her şey benim dışında gelişti, inan bana.”

Birbirlerinin kollarından ayrılarak göz göze geldiler. Claudet’in bununla ne demek istediğini sorgulayan bakışları vardı ama Brandon açıklayamadan, evin yukarı katından inen biri onları böldü.

“Claudet, sevgilim. Kim gelen?”

İkisi merdivenlerden inen adama baktı. Bu, en yakın arkadaşları Louis’ti. Brandon hemen Claudet’e baktı, bakışları sorgulayıcıydı. Ona sevgilim mi demişti? Kulakları yanılamazdı. Öldüğünden beri tüm duyuları çok daha keskinleşmişti çünkü. Bu kelime, canını sıktı. Tekrar Louis’e baktı. Başına kan sıçramıştı hemen. Yine de yanlış duymuş olmayı umarak sakin olmaya çalıştı. “Louis.” dedi. “Benim.”

Louis iyice kapıya yaklaşmıştı. O da Brandon gibi sarışın bir genç adamdı ama saçları daha koyu, daha iri yapılıydı. İnanamıyormuş gibi baktı arkadaşına. Ağzı hayret içinde açılmıştı. “Brandon!” Claudet’i geçip daha yakınına geldi ve arkadaşının gerçekliğinden emin olunca ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyormuş gibi öylece durdu ve yanındaki genç kadına baktı. Brandon o zaman yanılmadığını anladı. Öyle ki ikisinin parmaklarına, alyanslarına, dikkat edince öfkesine hâkim olmakta oldukça zorlanmaya başlamıştı. Derince nefes aldı.

“Bakıyorum yokluğumda hiç zaman kaybetmemişsiniz.” dedi Claudet’e bakarak geldiğinden bu yana buz gibi bir sesle. Ondan bunu da hiç beklemezdi. Bu kadar çabuk unutur muydu insan?

Claudet, “Brandon, lütfen. Bunu konuşabilir miyiz? Sakince?” dedi telaşla.

“Konuşulacak bir şey yok, her şeyi çok net görüyorum.”

“Bran,” dedi Louis onun omzuna dokunarak ama Brandon hızlı bir silkinişle elini omuzundan ittirdi. “Bizi dinlemen gerek.”

“Burada, kapı önünde mi? Beni içeri bile davet etmeyecek misiniz?” dedi Brandon alayla. “Yoksa yuvacığınızı dağıtmamdan mı korkuyorsunuz?”

 “Burası senin de evin, lütfen geç.” dedi Louis önünden çekilerek. Böylece Brandon yüzlerine bakmadan ikisinin arasından geçerek izin aldığı eve girdi ve etrafa göz gezdirdi. Burası Claudet’le ikisinin evi olabilirdi ama buraya öyle uzak, öyle yabancıydı hissediyordu ki… Salonun ortasına geldi. Tahtadan bir at vardı burada. Etrafında da küçük, bezden dikilmiş oyuncaklar gördü ve eğilip birini eline aldı. Bir bebekti. Brandon ayağa kalkarken onlara gösterdi. “Çocuk da yapmışsınız. Tabii neden olmasın, beş yıl bunun için yeterde artar bile. Kaç tane?”

Genç kadın ağlamaklıydı. “Brandon…”

“BANA BRANDON DEME!”

Claudet yerinde sıçrar ve susarken gözyaşlarına hâkim olamıyordu, Louis de açıklamaya çalıştığı her seferinde Brandon konuşmasına tahammül edemediği için sözünü kesip duruyordu.

Louis, “Biz evlendik ama-”

“KES SESİNİ LOUİS!” Brandon bez bebeği yere fırlattı. “KES!”

 

*

 

“Kes sesini!” diye bağırdı Brandon yerde debelenirken. Yanı başında konuşan Snape ona aldırmadan devam ediyor, bir yandan da yere kustuğu kanı çabucak ve iyice temizliyordu. “Hatırlamak istemediğin anılar yüzeye çıkıyor değil mi? Çok kötü olmalılar.” İşi bitince Brandon’ın koluna girip yerden kaldırdı. “Şimdi korktuğunu hissedebiliyorum. Korkmalısın da.” Brandon, Snape’in kolunda yarım yamalak yürürken ağlamaya başladı ama gözyaşlarının aktığının farkında değildi, kalbinin deli gibi attığının da. Yalnızca zihnine üşüşen görüntülerin etkisindeydi. Kopuk görüntüler durmadan geliyordu. Bağrışları duyan üç, dört yaşında bir çocuk merdivenlerin başına gelmişti. Uykulu gözlerini ovuşturarak, “Anne?” diyordu bebeksi sesiyle. “Babacığım?”

“Hayıırr! Durdur şunu!” diye çırpındı ona direnerek.

“Durdurulamaz. Bitmesini bekleyeceksin.”

“Hayır, Claudet… Claudet…” Brandon’ın alnı terliyordu. Yan etkiler devam ederken ateşi çıkmıştı. İlk kez o anda vücudunun ısındığını, terlediğini, dudaklarında gözyaşlarının tuzlu tadını fark etti ve kalbinin attığını. Yarı baygın gözlerini açtı. Yaşıyordu. İliklerine kadar hissetti bunu. Nasıl mümkün olduğunu anlayamıyordu ama yanındaki adamın başından beri Snape olmadığını anlamıştı.

*

Brandon o kadar öfkeliydi ki, dişleri çıkmıştı. Bunu gören Louis ve Claudet şaşakaldı.

Louis, “Tanrım… Nesin sen?!” Cludet’i hemen arkasına aldı. Genç kadın onun arkasından Brandon’a bakarken soluğu kesilmişti.

“Tam olarak gördüğün şeyim. Bir vampir.”

Louis bunu duyunca yanında duran masadan üç kollu şamdanı kavrayıp önlerinde tuttu. Bu Brandon’ı acayip güldürmüştü. Çılgınca kahkaha attı.

MSDINWI EC044

“Beni mumla mı öldüreceksin, Louis? Elbette, yanmamı falan istediğini anlıyorum ama o güneşte oluyor. Bu yüzden vampir öldürmek için iyi bir tercih değil.”

Bunun üzerine Louis şamdanı aralarındaki şömineye fırlattı ve oradan odunları karıştırmak için kullandıkları kızgın demir çubuğu çekti.

“İşte bu daha iyi.” dedi Brandon. Gülmeyi bırakmıştı.

“Dinle, Bran. Bunu yapmak istemiyorum, çünkü-”

“Çünkü ne? Dostum olduğumu mu söyleyeceksin? Ah evet, tabii, ne dost ama! Yokluğunda dostunun sevdiği kadınına sahip olup, ondan bir çocuk yapan lanet olası bir dost! O lanet demiri sağlam kullansan iyi olur Louis, çünkü lanet kanını kurutacağım! Soyunun da!”

Claudet çığlık attı. Louis’in arkasından fırlayıp önüne geçiyordu ama geç kalmıştı. Brandon müthiş bir hızla ileri atıldı ve Claudet’i kolunun bir hareketiyle savurdu. Genç kadın biraz havalanır ve döşemeye çarparken Louis demiri ancak kaldırabilmişti. Brandon onu yakasından tutup kaldırarak kuvvetle yere çarptı. Louis acıdan çok, burun buruna geldiği Brandon’ın kırmızı gözlerinin verdiği dehşet ile bağırdı. Son sözü “Brandon!” oldu. Eski dostunun dişleri boynuna geçmişti bile. Bütün bu gürültüye uyanan üst kattaki çocuk, bir kız, merdivenlerin tepesinde uykulu gözlerini sürekli ovuşturup, “Anne? Babacığım?” diyordu. Uzun, kıvrık sarı saçları yatağından henüz çıktığı için dağınıktı ve üstünde beyaz, küçük ayak bileklerine kadar inen bir geceliği vardı. Gözlerini kaşımayı bırakıp olanı biteni görünce ağlamaya başladı. Annesi de yerde sürünerek ağlıyor ve haykırıyordu. “Louiss! Hayırr!”

“Anneee! Babaaa!”

Çocuğun ağlamasını duyan Brandon, Louis’ten başını kaldırıp merdivenlere doğru baktığında ağzını da gözünü de kan bürümüştü. Claudet tehlikeyi sezip yeniden haykırdı ve elini kaldırdı. “Lütfen Brandon! Yapma!” Ama Brandon yine o anlaşılamaz hızla merdivenleri çıkıp tepede bitmişti. Çocuğu havaya kaldırırken sulu, kırmızı ağzıyla gülüyor ve onu korkutarak daha çok ağlamasına sebep oluyordu. Şeytani gözleri parıldarken çocuğu kucağına doğru indirdi ve tam o sırada,  Claudet tüm gücüyle haykırdı. “Yapmaa! O senin çocuğun!”

 

*

 

Gerçek Snape, malikânede neler olup bittiğini oldukça merak ediyorsa da masada yerini aldığından beri sakin kalabilmişti. Bunda Karanlık Lordun çoğu zaman Little Hangleton’daki evinde kalıyor olmasının da etkisi vardı. Böylece o yokken tedirgin olmadan doğal davranmasını kolaylaştırıyordu. İşte, planlarının gerçekleşebilmesi adına Malfoy’ların yemek için bugünü seçmelerini özellikle sağlamıştı. İlk olarak, okuldan geldiği için Draco hakkında uzun uzun konuştular. Onlara her şeyin yolunda olduğu ve oğullarına göz kulak olduğu bilgisini verdi. Fakat bu bilgiler Narcissa’yı hiç de rahatlatmamıştı. Snape, onun Draco’nun görevi hakkında sessiz kaldığını, tedirgin olduğunu ve zaman zaman sessizce kendisine baktığını fark etti. Öte yandan Lucius, küçük düşmemek için oğluna oldukça güvendiği bir tavır sergiliyordu. Snape ona bir an acıdı. Lucius eski görkemini son yıllarda giderek kaybediyordu. Azkaban’dan sonra onun için her şey alt üst olmuştu zaten.

“Draco’yu kollayacağından hiç şüphemiz yok, Severus.” diyordu Narcissa masanın sağ ucundan. “Her zaman kendi oğlun gibi davrandın.”

Snape hafifçe gülümserken, masanın sol ucundaki Lucius kadehini kaldırdı. “Düşündük ki, ikinci vaftiz babası sen olur musun?”

Snape bunu hiç beklemediği belli, şaşkınlıkla masadakilere bakarken sessizlik oldu. Draco’nun ilk vaftiz babası Regulus Black’ti ama o da Sirius’un Harry’e olamadığı gibi Draco’ya pek fazla vaftiz babalık etme şansına sahip olamamıştı. Gariptir ki, tam karşısında oturan Bellatrix’in mağrur sessizliği de bu teklifi onaylar gibiydi. Bir cevap vermesi gerekiyordu, yutkundu. “Şeref duyarım.” dedi sonunda. Böylece Lucius, kaldırdığı kadehinden bir yudum alabildi. Narcissa yüzünde gülümsemesiyle Snape’in koluna uzanıp sıktı. Rodolph tokalaşarak tebrik ederken, Bella sadece başını sallamakla yetindi. Sonrasında ciddi havayı dağıtan eğlenceli buldukları konuya geldiler. Potter’ı bu kez planlarının yoluna taş koymamasını umarak çekiştiriyor ve hakkında alay ederek gülüyorlardı. Şüphesiz bunu en iyi yapan da Snape’ti.
Ne de olsa çocukla istemediği kadar vakit geçiren oydu ve hakkında diğerlerinden daha çok gereksiz detay biliyordu. Sonra yeniden ciddi konuşmaya başladılar. Dumbledore ölürse Potter savunmasız kalacak ve her şey çok daha kolay olacaktı. Bütün ümitleri bu yöndeydi. O zaman hiç kimse Malfoy’ları hakir görmeye cesaret edemez, köşe yazılarında isimlerini lekeleyemezdi. Herkes onlara saygı duymak zorunda kalırdı. Kuşkusuz bu saygınlık sadakatten değil, korkudan olacaktı. Tıpkı onların Karanlık Lorda duydukları saygı gibi…

*

Arka bahçeye gelmişlerdi. Sahte Snape, kolunu omzuna alıp yürümesine yardım ettiği Brandon’ı yere, çimenlere bıraktı ve nefes aldı. Yorulmuştu. Durup olduğu yerden etrafına bakarken elinde kullanabileceği tek silah, uzun namlulu bir tabanca vardı. Çok eski olduğu için oldukça da gürültü çıkarırdı, bu yüzden onu kullanmak zorunda kalmamayı umdu.
Planın en riskli tarafı buydu, bir büyücü olmadığı için gelecek saldırıya karşı tek savunmasıydı. Sonra bulundukları bahçenin güvenli olduğuna karar kıldı. Bahçedeki tek hareket kulübemsi yerden gelmişti, orasının ahır olduğunu fark edince rahatlayıp anılarının etkisinden çıkamadığı için kımıldamaya mecali olmayan esirinin başında beklemeye, o sırada da cebinde bir şey aramaya başladı. Bir süre sonra sessizleşen Brandon’ın şaşkın bakışlarını üzerinde görünce durumu kavradığını anladı. “Nasıl?” diyebildi fısıltıyla. “Nasıl yaptın bunu?”

“Meslek sırrı.” derken aradığı şeyi bulmuştu, cep saatini çıkarıp baktı. Pelerinine geri koyarken bu sefer daha önce sardığı bir sigara çıkarıp çakmağını çaktı. Yüzünün bir kısmı aydınlanırken Brandon onu artık daha net görebiliyordu. Snape’in yüzüne sahip olsa da hiç de onun gibi davranmıyor, dumanını tüterek sigara içiyordu ve konuşurken sesi daha gürdü.

“Sen vampirsin…” dedi Brandon açıklama getiremediği şeyler için yine şaşkınca. “Snape’in kılığına girebilmen imkânsız. Çok özlü iksir-”

“Sadece insanlar üzerinde işe yarar evet, söylemişti.”

“Yani aslında insansın?” dedi kafası karışarak. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? O, bir vampir olan vampir avcısı olmalıydı? Bildiği tüm şeylerin alt üst olduğunu düşündü ya da sadece anlamıyordu. Sanki insan olmak biraz aptallaştırmıştı. Sonra iyi düşününce hemen anladı. “Bana yaptığın şeyi yaptın kendine, değil mi? Böylece çok özlü iksiri kullanabildin.”

Sahte Snape cevap vermedi, sadece kurnazca gülümsemişti.

“Neden bunca zahmete girdin? Bana kazık saplamak senin için çok zor olmazdı.”

“Kalbine kazık saplayarak benimle işbirliği yapmasını istediğim birine pek nazik davranmış olmazdım. Ayrıca neler yapabileceğimi görmeni istedim. Bir seçeneğin olduğunu da…”

“Düşmanın değilim. Dracula’dan senin kadar nefret ediyorum ve seninle işbirliği yapmamam için sebebim yok.”

Bu sözler onu şaşırtmış gibiydi. Dudaklarının arasında, dişleriyle ısırarak tuttuğu sigarasından nefes çekince ateşin ışığında kalkan kaşlarını gördü. “Neden nefret ediyorsun ki?”

“Çünkü beni olmak istemediğim birine dönüştürdü.”

“Bir vampire, evet…”

“Sadece bir vampire değil, olmak istemediğim birine de dönüştüm. Ben…” Fakat Brandon gerisini getiremedi.

Sahte Snape, sigarasını baş ve işaret parmağı arasında tutarak ağzından çekerken iyice yaklaştı. Bu hareketi Gerçek Snape’i bambaşka biri gibi gösteriyor, ona aykırı duruyordu. Yine de tuhaf bir şekilde pek aykırı da durmuyordu, o kadar doğaldı ki. Sanki Snape aslında yıllardır sigara içiyordu ve bunu gizliyordu. “Kimse seni olmak istemediğin biri olmaya zorlayamaz.” dedi dumanı üfleyerek. “Vampire dönüşmek elinde olmayabilir ama olmak istediğin kişi olmak, her zaman senin elinde. Başaramadıysan bunun için kimseyi suçlama.”

Brandon yutkundu. “Sana onun yerini söyleyeceğim ama beni bırakmalısın.”

“Bana şart koşacak konumda değilsin.”

“Lütfen…” Brandon gerginlikle yutkunarak fısıldadı. “Ölmek istemiyorum!”

“Öldürmek istediğim birine yaşamı neden vereyim?”

“O zaman neden beni bırakmıyorsun!” diye bağırdı. Aynı anda da suratına yumruğu yedi.

*

Masadakiler bir şey duymuş gibi başlarını tabaklarından kaldırdı.

Rodolphus, “Siz de duydunuz mu?”

Narcissa evetledi. Masada sessizlik olmuştu. Sanki o garip sesi tekrar duymayı bekliyorlardı. Snape hemen peçetesiyle ağzını sildi ve “Muhtemelen bahçenizdeki hayvanlardan biridir.” dedi. “Hayvanlar”ı vurgulayarak. Endişelenmişti ama belli etmemeye gayret ediyordu.

“Muhtemelen.” dedi Lucius bıçağı ve çatalıyla tabağındaki eti usulca keserken. Sonra şikâyet eder gibi konuştu. “Geçtiğimiz haftalarda karımın canı sıkılmasın diye,” Burada Narcissa’ya yan yan baktı. “Aldığımız safkan atı hatırlarsın. Neydi adı…”

Narcissa, “Ethelinda.”

“Evet, işte o, çok huysuzluk ediyor. Muhtemelen odur. Belki de tımarlanması gerekiyordur.”

“At işlerinden hiç anlamıyorsunuz değil mi?” diye dudak kıvırdı Snape. “Narcissa, ona bindiğini hiç görmedim.”

“Denedi.” dedi Bellatrix, şarabını içerek. “Aptal kız kardeşim az kalsın belini kıracaktı.”

“Bella!”

“Bu yüzden sadece arada bir başını okşamaya gidiyor artık.” dedi Rodolphus sırıtarak. “Fevkalade bir at, bembeyaz.”

“Ya bakımı?” dedi Snape.

“Tiny hallediyor o işi.” dedi Narcissa. Birkaç yıldır yeni ev cinleriydi. Çok küçük olduğu için ona Tiny adını vermişlerdi.

“Bir seyis değil ki halletsin.” dedi Snape. “Zaten fazlasıyla “küçük”. Bence bir seyis tutun. Hem, doğru binmeyi de öğrenirsin.”

Lucius, “Onun için iyi araştırmak gerek. Bu zamanda bizde sürekli kalacak, işini düzgün yapıp arkamızdan iş çevirmeyecek birini bulmak pek kolay olmuyor. Verdiğim son fiyat ne kadar biliyor musun?” Snape merakla tek kaşını kaldırınca. “1500 galleon.” dedi.

Bunun üzerine Rodolphus uzun bir ıslık çaldı. Belli ki yeni duyuyordu. “Yazık, 1500’e de anlaşamıyorsanız onu geri vermeniz daha kârlı olur.”

“Ben de öyle söyledim,” dedi yine karısına yan yan bakan şikâyetçi Lucius. Sonra yumuşadı. “Yine de pek ısrarlı. Kızını çok sevdi. Eh, karımı kıracağıma asamı kırarım.”

“Ah, Lucius…” Narcissa onun elini tutar ve gülümserken Lucius da onun elini kaldırıp öptü.

Bellatrix, bu romantizm midesini fazlaca bulandırmış gibi gözlerini deviriyordu. “Birbirinize at alacağınıza sevişip bir çocuk yapsanıza siz.”

“Bella!” diye dönüp cıyakladı Narcissa. “Merlin aşkına biraz saygılı ol!”

Lucius alayla, “Çocuklardan nefret eden birinden harika bir tavsiye.” dedi tatlılıkla.

Bellatrix, “En azından benim sebebim var, sizin bahaneniz ne?”

Bunun üzerine Malfoy çifti sus pus olmuştu, Narcissa’nın kıpkırmızı kesildiği görülebiliyordu. Lucius bu kez hiç tatlı konuşacak gibi değildi, ağzını açtığı anda Snape araya girerek gerginlikten yararlandı. Tam zamanıydı. Sandalyesini geri çekerek masadan kalktı. “Ben artık gitsem iyi olur, yemeğiniz ve pek tabii sohbetinizde- harikaydı.”

Narcissa yerinden kalkmadan onun kolunu tuttu. “Biraz daha otursaydın. Erken değil mi?”

“Yapılacak işler var, sınav haftaları.” dedi Snape.

Bunun üzerine Lucius da sandalyesinden kalkıp onu uğurlamak için eşlik etti.

*

Cep saatini ikinci kez çıkarıp baktığında sıkıntıyla geri koydu. Gecikiyordu. Çok özlü iksirin zamanı dolmak üzereydi ve başında beklediği kişi de sürekli sızlanıp canını sıkıyordu. Ona ikinci bir yumruk atıp atmamayı düşündüğü sırada önünde bir hışırtı duydu ve hemen silahını çıkarıp nişan için parmağı tetiğe gitti. Sonra yavaşça indirdi. Gelen beklediği kişiydi. Sonunda. Snape, arka bahçenin girişinden gelirken asasıyla önünü aydınlatıyordu. O sırada çok özlü iksirin etkisinin geçtiğini ve kendi formuna kavuştuğunu hissetti Helsing. Saçları Snape’ten birazcık daha uzadı, boyu kısaldı, geniş çenesi daralıp ortasında bir çukur belirdi. Burnu düz ve sivri oldu, vücudu da azıcık genişledi. Snape’le aynı giydiği kıyafet şimdi ona biraz dar geliyordu.

“Tam zamanında.” dedi onunla tokalaşarak. “Sanırım yemekler pek lezzetliydi?”

Snape, bu şakayı “Oldukça.” diye yanıtladı. Sonra ışık saçan asasını çimenlerde sersemlemiş gibi uzanan Brandon’a tutup onunla göz göze geldi. Tam olarak kendine gelememiş görünüyordu. Teni vampir ikenki gibi hâlâ oldukça solgundu. İnsan olduğuna dair belirtiler, gecenin ayazında üşümüş görünmesi ve kanayan burnuydu. Snape gürültünün kaynağını anladı, belli ki dayağı yemişti.  Sırıtırken, “İnsanlığına dönmek nasıl bir his?” dedi.

Brandon sorusunu yanıtsız bıraktı. “Beni öldürürsen Karanlık Lord yokluğumdan şüphelenecektir. Bir anlaşmamız var.”

“Yine de bugün hâlâ Karanlık Lord bana güveniyor. Kafanı yorma.”

Brandon eliyle kanlı burnunu silip nefesini çekti. Gözlerini yere indirmişti. “Bana pek şans bırakmıyorsun doğrusu. Güzel plan. Tam da o yokken. Tebrikler.”

Snape’in sırıtması sürüyordu. Brandon oturduğu yerden kalkmaya çabaladı ama dengesi bozuk olduğu için bunda oldukça zorlanmıştı. Sonra ani bir şekilde Helsing’den silahı kaptı ve birkaç adım geri çekildi. Şimdi dengesi hiç de bozukmuş gibi görünmüyordu, tamamen numara yapmış, kendisinden bir zarar gelmeyeceği izlenimi bırakmıştı. Snape, hemen asasını doğrulttu ama buna gerek de kalmamıştı, tehdit altında olan kendisi değildi. Brandon, silahı kafasına dayamıştı.

*

Yarınki sınavına çalışmaya çalışırken yine dikkati dağıldı. Severus şu an ne yapıyordu? Akşam yemeğinde onu görememişti. Sınav haftaları sağ olsun, sanki normal zamanda da çok görüyordu ya. Son birlikteliklerinden bu yana hiç özel bir şey yaşamamıştı onunla. Bazen fırsat bulduklarında öpüştükleri filan olmuştu ama o da kısacık sürüyordu zaten. Bunu da genelde sınıftan en son çıkarak sağlıyordu. Şimdi onun nerede olduğunu biliyor ama güvende olup olmadığını bilmediği için meraklanıyordu. Onun için endişelenmediği bir gün gelecek miydi acaba? Sabahki duyuruda Karanlık Sanatlar branşını aldığını öğrendiğinde şaşırmış ve her zamankinden daha çok endişelenmişti. Üstelik Severus bu konuda önceden bir şey de söylememişti kendisine. Bu enteresan kadro değişikliği üzerine Harry ile Ron, onun sepetleneceğine o kadar emin konuşmuşlardı ki, kendisi de inanmamış değildi hani. Severus başında yeterince tehlike yokmuş gibi tehlikeli olduğu konuşulan branşa geçerek ne elde etmeye çalışıyordu? Dumbledore’un ona ısrarla vermemesi de bu yüzden değil miydi? Peki, Dumbledore bu sefer bu değişikliğe neden izin vermişti? Kafasını kurcalayan soruları sabahtan beri düşünüyor ama tek bir mantıklı cevap bulamıyordu. Tüy kalemini bırakıp sandalyesinde geri yaslandı ve Ortak Salona göz gezdirdi. Herkes sınav haftası olduğu için harıl harıl çalışıyordu. Kimisi yerde, kimisi koltukta, kimisi merdivenlere oturarak… Şaşırtıcı bir şekilde Ron bile kendisini çalışmaya vermişti. Onlar Aritmansi’yi almadıkları için sadece sabahki sınava, serada yapılacak olan bitkibilime gireceklerdi ve Harry’le karşılıklı oturup kitaplarına bakıyor arada başlarını kaldırıp birbirlerine ciddi tavırla bir şeyler söylüyorlardı. Onları böyle çalışırken görmek birazcık gülümsemesini sağladı. Hermione bitkibilime çoktan çalışmıştı, bu yüzden önüne dönüp Aritmansi hesaplamalarına gönülsüzce baktı. Daha fazla çalışamayacaktı, canı fena halde sıkkındı. Zaten kafası doluyken çalışamazdı, sürekli onu düşünmekten bir şey anlamıyordu ki. Bu yüzden defterlerini ve kitaplarını topladı. Yukarı çıkıp duş alacaktı. Tabii ondan önce erkekler yatakhanesine şöyle bir uğrayacak, Harry’nin bavulunu karıştıracak, çapulcu haritasını yürütecekti. Severus’un geldiğini öğrenmenin en kolay yoluydu.

“Gitti.” dedi Ron başını kitaptan kaldırarak. Hermione’nin yukarı basamaklarda kaybolduğunu görürken sırıtıyordu. Harry de ona sırıtarak kitabının arasında açık duran çizgi romanı çıkardı. Hermione’nin tembellik yapmamalarına dair azarlarına dayanamayınca çalışıyormuş gibi yapmışlardı. Ron’da kendi çizgi romanını kitabının arasından çıkardı ve Harry’nin yanına geçti. İkisi de aynı sayıyı okuyordu ve Ron, bu çizgi roman olayına bayılmıştı. Heyecanla, “Sen nerede kaldın?” dedi.

Hermione genel banyoya girdiğinde burasının boş olduğunu gördü. İsabet olmuştu, burayı boşken daha çok seviyordu. Rahat rahat duş alabilecekti böylece. Bazen burası öyle kalabalık olurdu ki sıra beklemek zorunda kalır ya da banyo yaparken birileri çabuk çıkması için kapıya vurur, banyosunu yaparken yan kabinlerden gelen istemediği konuşmaları duymak zorunda kalırdı. Gerçi artık Öğrenci Başkanı olduğu için Öğrenci Başkanlarına özel banyoyu kullanabilirdi tabii ama şimdi kimse yoktu ve çıkıp da ta oraya kadar yürümeye de üşeniyordu doğrusu. Bu yüzden boş kabinlerden birine girip üzerindeki havluyu çıkarıp astı ve suyu açtı. Saçlarıyla vücudu sıcak suyla ıslanırken çalışmaktan yorulan gözlerini kapattı ve kaymamak için duvardaki çıkıntıyı tuttu. Birkaç dakika öylece suyun altında dururken Severus’la yaptığı banyolar aklına geliyordu. Hepi topu iki kezdi. Tabii bundan çok daha farklı ve rahatlatıcıydı. Bir kere şık bir küvetteydi. Köpüklü. İlk banyolarında Severus küvete girmemiş, kenarda oturmuştu. Sonra kollarını dirseklerine kadar sıyırıp onu liflemişti. Lifi Hermione’nin omuzlarında, sırtında, kollarında, göğüslerinde, bacaklarında masaj yaparak gezdirmişti. Bunun ne kadar hoşuna gittiğini anımsayınca gülümsemekten kendini alamadı. Severus’un böyle şeyler yapacağı hiç aklına gelmezdi. Sevince çok farklı biri oluyor, yapmayacağını düşündüğü şeyler yaparak şaşırtıyordu. Hermione gözlerini açtı, lifi alıp vücut losyonunu döktü. Sonra tekrar gözlerini yumarken kendini yavaşça liflemeye başladı. Bunu yaparken de yine Severus’u düşünüyordu. Onun yaptığını. Onun dokunuşlarını.

*

Brandon gülüyordu. “Kafamı uçurunca da benden Dracula’nın yerini öğrenebilecek misin?” dedi Helsing’e. Kimse yerinden kımıldamıyordu. Sonra Snape’e sordu. “Ya sen? Benim acılar içinde yanmamı göremeyeceksin bile. İstediğini sana vermeyeceğim, Snape. Sakın lanet asanı milim oynatayım deme, sıkarım.”

*

İkinci banyoyu ise beraber yapmışlardı. Yine küvette ama daha farklı, daha romantik, daha ateşliydi. Hermione ikincisini düşünürken alt dudağını ısırıyor, çıkıntıya sıkıca tutunup diğer eliyle göğsünde gezdirdiği lifi aşağıya, bacaklarının arasına kaydırarak hafifçe baskı yapıyordu. Lifi elinden bırakınca ayaklarına düştü. Su akıp giderken Hermione anıda kayboluyor, baskıya parmaklarıyla devam ediyordu. Küvette, Severus’un dudaklarını öperek üzerine çıkıyor, kucağına yerleşiyordu ve kucağında yavaşça gidip gelirken aynı anda parmakları ters orantılı olarak hızlıca gidip geliyordu.

*

Helsing, birkaç dakika önce kendisine ölmemek için yalvaran adamın şimdi kafasına sıkarak kendisini öldürmekle tehdit ettiğini söylediği an bunun blöf olduğunu anlamıştı. Amaç kendi kafasına sıkacakmış gibi göstermekti, kendisini öldürmek değil. Tehlikeyi fark ettiğinde Brandon tam da düşündüğü şeyi yapmak üzereydi. Silahı hızla kafasından çekip Snape’e doğrultmuştu. Helsing derhal ileri fırlarken silah büyük bir gümbürtüyle patladı.

*

Gözlerini daha sıkı yumarken o gün onu içinde hissettiği gibi içinde hissetmek istiyordu ama yanında değildi ve çaresizce kendisini tatmin etmeye çalışırken Severus’a tutunduğu gibi duvara tutunmaya devam etti. Nefesi hızlanmıştı, inledi. “Severus!” Ansızın parmakları durdu, duvarı sıkıca tutan eli gevşedi, nefesi yavaşladı. Hermione nefeslenerek başını geriye attığında gözlerini açtı. Su, yüzünden akıp giderken artık rahatlamış hissediyordu.

24 Yorum

Filed under Moonlight | Snamione

24 responses to “Moonlight | Chapter 29

  1. @AntiSnamioneAntisi: Naçizane övgünüz için teşekkür ederim… Her ızdırabın bir sonu vardır elbet. İyi ya da kötü. Görüşmek üzere.

  2. @BademliiMagnum: Öncelikle genel yorumunuz için teşekkür ediyorum. Bildiğim blog var evet turkfanfiction net. Onun dışında bidliğim yok pek. Darkangelhome’un sitesi vardı üyelik gerekiyor ama adını unuttum sitenin.

    Doğru bildiniz, Brad Pitt kendisi. The Interview With the Vampire filminden.

    Evet o fan artı daha önce görümüştüm ve üzerine bir tek bölümlük yazmayı düşünmüştüm. :)

    Aklınızdaki sorulara gelecek bölümde kavuşacaksınız umarım. Tekrar görüşmek üzere ve teşekkürler.

  3. pesnap özledik seni: Teşekkürler ben de sizleri özledim, yaşıyorum şükür. Geri döneceğim.

  4. @Deniz. Gelecek efendim, teşekkürler ilginiz ve sabrınız için…

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s