For You – Snamione


Not: Bu tek bölümlüktür ve Turk Fanfiction Net’te düzenlenen yeni yıl yarışması için yazılmıştır. Devamını da getirmeye hevesliydim lakin yılbaşı için hikaye yarışması olduğundan ve son gün son saatlere kaldığından burada bitirme kararı aldım ve aynı şekilde de bu sitede yayınlansın o zaman dedim. İlginiz için teşekkürler ve iyi eğlenceler.Okuyacağınız ve okuduğunuz için şimdiden teşekkürler. :)

FOR YOU

Sıradan bir çocukken ya da öyle olduğunu sanırken, onu sıradışı kılan ilk olağandışı mekana adımını attığı günü çok net hatırlıyordu. Nasıl unutabilirdi ki? Bir geçit, Çatlak Kazan’ın arkasında, ona akla hayale gelmeyecek yaşamın kapısını açmıştı, Diagon Alley. Tuhaf kılıklı bir sürü kadın ve erkeği gördüğünde ağzı şaşkınlıkla aralanmış, kulakları seslere karşı daha hassaslaşmış, gözleri ise önünden akıp giden her şeyi hızla beynine kaydetmiş ve işte tam da o anda, kendisini ait olduğu yerde hissetmişti. Kendisinden gelen tüm o garipliklerin kaynağını anlamış, bütün şüpheleri, üzüntüleri ve çektiği ızdırapları ansızın unutmuştu. Sonra arkasında, olağanüstü dünya ile sıradan dünyanın sınırında bekleyen anne babasına dönerek, gördüğünün gerçekliğini kavramıştı. Onların şaşkınlığının boyutu yüzlerinin aldığı komik biçimlerden anlaşılıyordu. Gülerek tekrar Diagon Yolu’na bakıp kalabalığa doğru yürüdüğünde, o ilk adımla, bugün pek çok yaşamın kurtarıcısı olmuştu Hermione Granger.

Yalnız yaşadığı evinden çıktığında kendisini burada buldu. Diagon’da alışveriş yaparken. O ilk günden bu yana tam on bir yıl geçmişti. Elinde bir kesekâğıdı ve diğer elinde de aldığı elmayı yerken yürüyor, bir yandan da insanların koşturmacalarını izliyordu; kimisi hediye bakınıyor, kimisi çocuğuna şeker alıyor, kimisi kendisi için bir şeyler yapıyorken kimisi de yalnızca sevdiğiyle kol kola ya da birbirlerine sarılı yürüyordu. Diagon’daki insanlar gibi yeni yılın getirdiği telaş ve heyecan yoktu onda. Fazla bir şey de almamıştı. Çünkü ne onu evinde bekleyen bir çocuğu, ne akşama ağırlayacağı bir misafiri, ne de yanında yürüyen bir sevdiği vardı. Evet, şüphesiz harika dostlara sahipti ama her zaman onlarla birlikte olacağı anlamına da gelmezdi bu. Artık birer yetişkindiler ve hepsinin kendi hayatları vardı. Savaştan sonra nişanlanmışlar, evlenmişler, çocuk sahibi olmuşlar ya da olmaya çalışıyorlardı. İş hayatları yeterince yoğun ve yorucuydu, savaş bitse de izleri tamamen silinememişti henüz. Tatillerde olabildiğince bir araya gelmeye çalışıyorlar, birbirlerini ziyaret ediyorlardı elbette. Bu yıl ise değişiklik olarak seyahate çıkmışlardı. Tabii sevgili Hermione’ye hediyelerini bırakmayı unutmadan.

Elmasından bir ısırık daha aldı. Bu yıl tek kaldığına göre evinde huzurlu birkaç saat geçirmekten başka planı yoktu. Aldığı meyveleri ve yemişleri tabağına dizecek, şöminesinin karşısına geçecek, kahvesini ya da şarabını içecek ve yeni aldığı kitabı okuyacaktı. Yeni yıl için fena başlangıç sayılmaz, diye düşündü. Elmadan bir başka ısırık daha aldığı sırada gözüne bir şey çarptı ve elmanın boğazına kaçmasıyla şiddetli bir öksürük krizine tutuldu. Biraz olduğu yerde durup krizinin geçmesini bekledi. Kendisini iyi hissettiği bir an başını kaldırıp derin nefes aldı ve kriz geçirmesine neden olan şeye yeniden baktı. Eski bir manşetti. Daha doğrusu manşetin altındaki adamın fotoğrafıydı. Hoşlandığı, uzun adımlarla mahkeme salonundan çıkarken arkasından gelen gazetecilere aldırış etmeyen bir adamın profiliydi bu. Hızlı hızlı giderken siyah pelerini arkasından havalanıyor, gazeteciler onu durdurmaya ve çekiştirmeye başlayınca da biraz daha hızlanarak koşar adım yürüyor, yürürken uzun siyah saçları yüzüne doğru savruluyor ve dudakları kızgınlıkla ince bir çizgi halini alıyordu. Yıllar önce gördüğü bu baskıyı şimdi önünde durduğu dükkânın camında yeniden görmek heyecanlandırmıştı. Elmanın kalanını kesekâğıdına attı ve hemen içeri girdi. Bu baskıyı satın alacaktı. Şüphesiz kıymete binmiş bir baskıydı ama Hermione’nin gücü hemen hemen her şeyi satın almaya yeterdi. Aradan yarım saat kadar geçtiğinde dükkândan çıkmak kolay olmamıştı. Eh, insan ünlü olunca hayranlarından kolay kolay kurtulamıyordu. Elindeki baskıyı da dükkân sahibi olan hayranı sağ olsun, para vermesine gerek kalmadan almıştı, hemen açıp aradığı sayfayı buldu.

“Severus Snape Aklandı!”

Bu sayıyı hatırlıyordu. Harry o gün mahkeme çıkışı, “Asıl kahraman Snape’ti, ben değil.” diyerek onu yüceltmişti. Muhtemelen Snape de buna çok kızmıştı ama ne kadar kızdığı hakkında hiçbir fikirleri yoktu çünkü o günden beri hakkında hiçbir haber çıkmamıştı. Kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu. Hâlâ da bilen yoktu. Hermione uzun yazıyı okuyup gazeteyi katlarken adamın fotoğrafının etkisinde, gülümsedi. Şimdi onun nerede olduğunu bilmeyi çok isterdi. Herhalde buralardan çok uzakta, özellikle Harry’den çok çok uzakta, hak ettiği hayatı yaşıyordu. Kimsenin onu rahatsız etmediği bir hayat… Sonra gülümsemesi buruk bir hüzne dönüşürken iç çekti. Ona duyduğu bu his, sadece hoşlantı olamazdı. Onca yıldan sonra olamazdı. Hâlâ unutamadığı, zaman zaman kendisini dünyanın en yalnız insanı olduğunu hissettiren ve yalnız başına öleceğini hissettiren adamdı. Onu seviyordu. Ona âşıktı.

“Neden Snape’e söylemedin?” demişti Harry. Hermione de alayla gülümsemiş ve Snape’e böyle bir şeyi söylemenin kolay olduğunu sandığını mı sormuştu. Üstelik neden böyle bir şeyi söyleyip zaten pek iletişim kuramadığı adamın kendisinden daha çok uzaklaşma riskini göze alsındı? Çılgınlıktı. “Ama onu seviyorsun, Hermione. Bu zaten çılgınca…”

Harry haklıydı. Aptalca korkusu yüzünden bunu zamanında söylemediği için pişmandı şimdi. Lakin pişmanlığın faydası yoktu. Snape çoktan gitmişti ve muhtemelen onu bir daha görmeyecekti. Pişmanlığını ve üzüntüsünü sessizce içine gömerek yürümeye devam etti. Bir de aktara uğrasa iyi olurdu, soğuklardan dolayı ağır nezle geçirmeye yakınken önlemini almalıydı. Bütün tatilini hasta ve yatakta geçirmek istemiyordu.

*

Evi, bıraktığı gibiydi. Yalnız epeyce tozlanmıştı ve içeri girer girmez kargaburnunun kanatlarını memnuniyetsizce kırıştırmasına neden olacak kadar havasız kalmıştı. Asasını ikinci sallayışında bütün pencereler açılırken, (ilkinde kapıyı açmak için kullanmıştı) üçüncü sallayışta bir süpürge harekete geçti ve temizliğe girişti. Yıllardır boş kalan buzdolabını tıka basa dolduracak kadar olmasa da alışveriş yapması gerekiyordu, bu yüzden evden hemen geri çıktı. Döndüğünde temizlik çoktan bitmiş olurdu herhalde. Böylece güzel bir yemeğin ardından özlediği yatağında rahat bir uyku çekebilirdi.
Elbette dört yılın ardından geri dönmesinin sebebi özlediği yatağı değildi. Doğup büyüdüğü bu evi ve vatanını ilk defa bu kadar uzun süreli terk etmişti. Ne için? Tanıdığı bütün insanlardan uzaklaşmak, huzuru bulmak ve geçmişi unutmak için. Peki, geçmişi unutabilmiş miydi Severus Snape? Hayır. Tanıdığı bütün insanlardan uzaklaşıp, tamamen yabancıların arasına karıştığı o yerde de huzuru bulabilmiş miydi? Evet. Yine de terk ettiği o insanları eninde sonunda özlemişti; Potter’la atışmayı, Dumbledore’la sohbet etmeyi, McGonagall’ın eleştiren bakışlarını, Malfoyları ve… O’nu. Ona dair hatırladığı son görüntü, bilgelikle dolu masum yüzünün savaşırken nasıl öfkeli olabildiği ve asil, savaşçı ruhlu bir genç kadın olduğuydu. Durmaksızın mücadele ederken yorgunluğunu bir anlık görmüş, buna rağmen bütün gücünü zorladığını da görmesiyle ona hayranlık duymuştu. Kendisine itiraf etmese de hatırladığı bu görüntüler uzun zamandır aklını meşgul ediyordu. Bunları yeniden düşündüğü sırada kendisini bir sürü insanın Noel için alışveriş yaptığı Diagon’da buldu. Snape, gezinirken bazı insanların dikkatini istemeden çekse de peşine takılan ya da rahatsız eden olmamıştı. Yalnızca parmaklarıyla onu işaret etmişler ve şaşkınlıkla arkasından konuşmuşlardı. Kimseyi umursamayan, sert bir görünüme sahip olan bu adama yaklaşmaya pek cesaretleri yok gibiydi. Snape, epeyce bir dolaşıp yiyecek-içecek şeyler aldıktan sonra aktara uğramaya karar verdi. Uzun zamandır iksirle uğraşmadığı için en son neler çıktığını merak etmişti. Sadece bir bakacak, inceleyecek, fiyat aralıklarını öğrenecek ve çıkacaktı. Tamamen mesleki meraktan doğan bu isteğin, yolunu nereye çizeceğinin farkında değildi.

*

Hermione aktardan ihtiyacı kadar malzeme alıp çıkmak üzereyken ki yoğun ilgiden dolayı bu epey güç olmuştu, arkasından birinin “yine” onu çekiştirmesiyle durmak zorunda kaldı. İnsanların ilgisi güzel şeydi tabii ama bazen çok boğucu olabiliyorlardı. Bu kez yaklaşık onlu yaşlarında küçük bir oğlan çocuğunu görünce yumuşamıştı. Çocuk, elindeki Noel kartını uzattı ve kekeleyerek, “Bunu benim için imzalar mısınız?” dedi. Heyecandan yerinde duramadığını görebiliyordu. Hermione gülümseyerek kartı aldı. “Elbette. Adın ne bakayım?”

“J-James Wilson.”

Hermione biraz daha gülümserken çocuğa baktı ve ona doğru eğilip sır verir gibi konuştu. “Bunu Harry’e imzalatamaman ne yazık. İstersen senin için ona gönderebilirim? Kendisiyle aynı adı taşıyan bu kart sahibine ilginç şeyler yazacağına eminim.” Geri doğrulduğunda çocuk ağzı açık, şaşkınlıkla ona bakakalmıştı. Ne cevap vereceğini bilemiyor gibiydi. Arkalarından gelen kadın cevap verdi. Çocuğun annesiydi. “Doğrusu bu James’in unutamayacağı bir Noel hediyesi olur…” Oğlu adına epey duygulanmış gibiydi, Hermione’ye minnetle baktı. “Bizi mutlu edersiniz.” Böylece Hermione kartı kopyaladı ve birine kendi imzasını atıp çocuğa verdikten sonra, en kısa zamanda da diğerini Harry’e imzalattıracağına söz verip oradan ayrılarak, geride bıraktığı son iki insanı da sevince boğdu. Nihayet dükkândan çıkmak üzere kapıya hamle ettiğinde ise kapı kendisine doğru açıldı ve biri, tanımaması mümkün olmayan biri, içeri girdi. Tıpkı Diagon’a açılan o geçit gibi kendisine doğru açılan bu kapı da hayatında yeni bir dönüm noktası olacaktı.

*

İkisinin de ilk tepkisi, yerlerinde donup şaşkınca bakışmak olmuştu. Evet, hayatında pek fazla şaşırmayan adam bile oldukça şaşkın görünüyordu, yine de ilk konuşan oydu. “Bayan Granger?” dedi. Hermione ise hemen konuşamamıştı; hemen boynuna atlamak, onu öpmekle ilgili birkaç saniyelik hayal kurduğu için cevabı gecikmişti. Tabii tek söylediği “Profesör Snape?” demek oldu. İkisi de kapı ağzında duruyor, içeri girmek ya da dışarı çıkmak isteyen insanların yolunu kapatıyorlardı. Hermione farkında olmadan Snape’in koluna dokunarak kibarca onu dışarıya, geri itti. “Ben… Sizi gördüğüme inanamıyorum! Ne zamandır buradasınız!”

“Gerçekten pek de inanılası değil,” diye onayladı Snape. “Henüz birkaç saattir buradayım. Yeni döndüm.”

“Demek yeni döndünüz… Ve ilk işiniz Diagon’a gelmek miydi?”

“Evde beni bekleyen biri olmayınca, doğal olarak…”

Hermione gülümsedi. Demek hâlâ yalnızdı. “Ee, şey… Eğer işiniz yoksa benimle bir şeyler içer misiniz? Böyle ayaküstü konuşmasak…” Hermione gerginliğini belli etmemeye çalışarak yanağının iç tarafını kemirdi. Evet demesini çok istiyordu. Ne olur evet, desin! Snape biraz düşünceli, kaşlarından biri havalandı ve kısa bir baş sallamasıyla sessizce kabul etti. Hermione “Harikasın!” diye gülümserken neredeyse zıplamadığı kalmıştı. Snape’in kaşlarının çatılmasına kalmadan kızararak derhal toparlandı ve usulca, “Yani, harika…” dedi ve beraber bir şeyler içebilecekleri bir yere gittiler.

*

Rahatça konuşabilmek için pek kalabalık ve gösterişli olmayan, sessiz sakin bir puba gelmişlerdi. Bu kriterlerde bulabileceğiniz tek pub Diagon’dan epeyce uzakta, ancak Hogsmaede’in Domuz Kafası olabilirdi. Tabii buraya Noel ruhu filan da gelmemişti, karanlık ve izbeydi her zamanki gibi. Hermione şikâyetçi olamayacak kadar heyecanlıydı. Snape’le karşılaşmışken nerede olduğunun ne önemi vardı ki? Tam da onu çok özlediği şu günlerde! Bir uyuyakalan ve bir de sarhoşluğun sınırında gezen iki adamdan başka kimsenin olmadığı Domuz Kafası’nda ateş viskisi içmeye karar verdiler. İçkiler gelene kadar da birbirlerine bakmaya ve konuşmaya çekindiler. Buraya kol kola girip cisimlenmek kendilerine ne kadar zor geldiyse, sohbeti başlatmak da o kadar zor gelmişti. Sonunda Aberforth imdatlarına yetişerek, “İki ateş viskisi.” dedi ve önlerine koydu. “Böyle bir günde gelinecek son yerdesiniz. Bunun için ya ucuz içki içecek kadar paraya sıkışmış olmalısınız ya da çok yalnız. Eh, insan ikinize bakınca sebebin ikisinin de olmadığını görünce şaşırıyor tabii.” Ellerini önlüğünün cebine attığında onları gülümsetmişti. Aberforth genç adama kaşını çatarak kalın sesiyle sitem etti. “Bu güzel bayanı buraya getirmek için sağlam bir sebebin olsa iyi olur, Severus Snape.”

“Ah,” dedi Hermione araya girerek. “Aslında bu benim fikrimdi…” Sonra masumca sırıttı. “Hayranlardan kaçmak için idealdi de.”

Aberforth ayaklarını sürüyerek yanlarından ayrılırken, “Öyle diyorsan öyledir.” dedi. O gidince Snape, Hermione’ye dudaklarını neredeyse hiç oynatmadan, “Beni kurtarmana gerek yoktu.” dedi. Gerçekten, insan ona baksa konuştuğunu anlayamazdı. Onları dikizleyen Aberfort da anlamadı. Hermione de olabildiğince alçak sesle, “Artık kurtarılan olmaya alışsan iyi olur.” dedi. İkisi yine gülümserken ateş viskilerinden ilk yudumlarını aldı ve nasıl sohbet açarım derdinden kurtuldular; artık rahatça konuşabiliyorlardı.

*

“Neden döndün?” Hermione masaya oturduklarından bu yana ona bir sürü şey sormuştu; nereye gittiğini, neler yaptığını, nasıl insanlar tanıdığını. Sonra onu dinlemiş, bazen de kendisinden bir şeyler anlatmış ve onun da sorularına cevap vermişti. Her zamanki gibi baş ağrıtan sorular sormaya da devam ediyordu. “Ehem, yani, neden özellikle bugün döndünüz demek istemiştim…”

Snape için can alıcı bir soruydu bu. Çünkü asıl cevabı ne ev özlemi ne de vatan hasretiydi. Asıl cevabı burada ve burada geçirdiği birkaç saatte gizliydi. Yalan söylemek konusunda uzmanlık yapmış adamdı tabii ama ona yalan söylemeye de dili varmıyordu sanki. “Senin için, Granger.”

Hermione bir an tepkisiz kalırken o saniyede kalpten gideceğini sanmıştı. Şaka ediyordu herhalde. Nitekim az sonra Snape’in burnundan nefes vererek alaycılıkla gülüp, “Şaka ediyordum.” dediğini duyunca o ani, heyecan dolu kalp çarpıntısı geçip yerini şakanın verdiği hayal kırıklığıyla dolu, acıtan çarpıntılar almıştı. İçinde yaşadığı bu hızlı düzensizliği ne gözlerine ne dudaklarına ne de yüzündeki mimiklerine yansıtmamak için olağanüstü bir çaba göstermiş ve başarmıştı da. Son derece doğal bir şekilde güldü.

Snape, “Özellikle bugün dönmek değildi amacım. Ani bir karardı.” dedi ve siyah gözlerini indirip bardağını evirip çevirdi. Başta gerçeği söylemişti ama daha sonra söylediği o sözle kendisini yine yalancı çıkarmıştı. Hissettiği şey suçluluk değildi, genç kadına karşı ikiyüzlü olduğu ve de cesur olamadığı için utanç duyuyordu. Hiçbir konuda korkaklık etmemişti fakat söz konusu genç bir kadın olunca… Hem Granger ne bulurdu ki kendisinde? İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. “Evimde olmayı ve Londra’yı özledim. Hogwarts’ı da.”

“Evet, Hogwarts… Kim özlemez ki? Tatiller bitsin diye sabırsızlanırdık biz de. En çok da Harry iyi bilir bunu.” Gülümsedi. “O halde yeniden profesör olmak için döneceksiniz?”

“Düşünmedim değil.”

“Karanlık Sanatlar?”

“Kesinlikle.”

Gülüştüler.

Snape, “Ne iş yapıyorsun?”

“Seherbaz Bürosu’nda çalışıyorum.”

“İyi seçim.” dedi Snepe biraz da gurur duyduğunu gizlemeden. “Herhalde nefes aldırmıyorlardır?”

“Ah, evet… Oldukça. En büyük sorunumuz izini kaybettiren Ölüm Yiyen’ler.”

Snape alayla dudak büktü. “Savaştan sonra da başınız belaya girdi mi?”

“Hayır.” Hermione güldü. “Avlanan biz değiliz artık.”

Snape, “O kadar emin olma.” derken sırıttı. “Ava giderken avlanınca Dumbledore yanınızda olmayacak.”

“Haha.” Hermione yutkundu ve biraz pembeleşirken, “Belki de sen olursun?” dedi.

Snape buna gülümsedi ama cevap vermedi. O sırada Aberforth, birkaç dakika önce hesabı isteyen ikiliye doğru gelerek masaya küçük bir sandık bıraktı. Hermione ve Snape aynı anda sandığa el uzatınca birbirlerine baktılar. Çok kısa bir an. Eller değince istem dışı göz göze geldiler; ikisi de çekinceliydi.

“Yeni geldin,” dedi Hermione. “Bunu ben ödemek istiyorum.”

“Bence elini sandıktan çeksen iyi olur, Granger.”

“Hayır, çekmeyeceğim.” Hermione hemen yaşlı barmene baktı. “Bu benim ikramım, kesinlikle ondan para alma.”

“Hanginiz daha iyi bahşiş verecekse ondan alıyorum.” Aberforth bu şakasına güldü. “Zaten ondan bir şey almayacaktım, Hermione. Bugün burada bir knut’ı bile geçemez.”

Hermione sırıtarak Snape’e bakarken, Snape gönülsüzce elini sandıktan çekiyordu. Sonra masadan kalkıp, Aberforth’a da iyi Noel’ler dileyip çıktılar. Şimdi Diagon’a geri döndükten sonra ne yapacaklarını ikisi de bilmiyordu. Yalnız, ikisi de birbirlerinden habersiz daha fazla oturup konuşmak isteğini duyuyordu. Yine gözlerinin birbirlerine değmesinden çekinerek önlerine baktılar ve kol kola girip geldikleri yere cisimlendiler.

*

Geri planda Diagon Yolu’nun tatlı, telaşlı gürültüsü kulakları uğuldatırken Hermione birazcık sesini yükselterek, “Seni yeniden görmek güzeldi.” dedi biraz da heyecanla. Merlin, ondan ayrılmak istemiyordu. “Şey, herhalde bir sürü işin vardır… Ve epeyce de dinlenmeye ihtiyacın olacak.”

Snape, onun kalbinin daha hızlı atmasına neden olacak şekilde gülümsedi. “Evet. Eminim senin de yapacak bir sürü işin vardır, Granger.”

“Ee, evet… Vardır. Yani var…” Yutkundu. “Yine ortadan kaybolacak mısın?”

“Uzun süre değil.”

Hermione çok net bir cevap alamasa da yeterli bularak gülümsedi. “O halde… Görüşürüz.”

“Görüşürüz, Granger.”

Hermione elinde paketleriyle ardını dönüp yürüdü. Geriye, ona bakmamak için kendisini tutarken dudaklarını kemiriyor, zor da olsa adımlarını kendine yediremeyerek sıklaştırmaya çalışıyordu. Ah, lanet olsun, ondan hoşlandığını ne zaman söyleyebilecekti!

Snape, Hermione gözden kaybolana kadar izledikten sonra onun paketinden aşırdığı, dikkatini çeken eski gazeteyi pelerininin içinden çıkarıp baktı. Bunu neden aldığını şimdi anlıyor ve bu yüzden de sırıtıyordu.

*

Hermione eve geldiğinden bu yana yalnızca yatağında uzanıp bütün günü düşünerek akşamı etmişti. Sesini, yüzünü, konuşma tarzını, gözlerini ve gülüşünü zihninde yeniden ve yeniden canlandırıyor, aralarında geçen konuşmaları eksiksiz hatırlıyordu. Dudaklarını alaycılıkla kıvırıp, “Şaka ediyordum.” dediği anı düşündükçe yaşadığı hayal kırıklığını da yeniden yaşıyordu. O an canı nasıl acıdıysa öyle acıyor, çaresizce bunun bir gün gerçek olmasını umuyordu. Saatin ne kadar ilerlediğini fark ettiğinde, nasıl olur da o yıllar sonra buradayken uyuyabilirim diye mırıldandı kendi kendine. Acaba şimdi ne yapıyordu evinde? Yorgunluğunu atmak için uyumuş muydu sahiden? Eğer uyuduysa, yatmadan önce ne düşünmüştü? Nasıl uyuyordu? Onu tekrar ne zaman görecekti? Eğer Hogwarts’a profesör olarak dönerse kendisi için de bir pozisyon istemeye hazırdı. Sırf ona yakın olmak için yapardı bunu. Derken düşünceleri ve soruları zilin sesiyle bölündü. Kim, niçin gelirdi şimdi? Biraz kuşkuyla biraz da meraklanarak acele edip yataktan kalktı. Koridora çıktı ve kapıyı açmasıyla da ağzı açık kalarak yerine çakıldı.

“Bu ne tedbirsizlik, Granger?” Kapının hemen açıldığını gören Snape, kaşlarını çatmıştı.

“S-Snape…”

“Bu soruma cevap olmadı tabii.” dedi yine o alaycı tavrıyla dudak kıvırarak.

Hermione kızardı. “Ah, ben… Tabiri caizse evet, ava giderken avlanacağım…”

“Bu da bir cevap değildi ama kabul edildi.”

Hermione şaşkınlığından onu içeri davet edememişti bile. Bu amaçla ağzını açtığı sırada Snape, gazeteyi ona verdi. “Bunu düşürdün. Evini öğrenmem için illaki tanıdık birilerine sormam gerekti, ancak gelebildim.”

“Ah…” Hermione gazeteyi alırken kıpkırmızı kesildi. “Teşekkür ederim, buna gerek yoktu… Bir dahaki görüşmemizde verebilirdin… Yani demek istediğim, bunun için yorulmana değmezdi…”

“Bunu şimdi vermek istedim.” dedi Snape. “Ve yine yalan söyledim.”

“Ne?”

“Düşürmedin. Ben yürüttüm.”

“Neden?” dedi Hermione biraz daha şaşırarak.

“İnsan eski bir gazetede kendisini görünce merak ediyor tabii. O sayıyı ilk defa okuduğumu söylemeliyim. Hakkımda sayfalar dolusu şey yazılmış.”

Hermione artık yerin dibindeydi. Şimdi bu eski sayıyı neden aldığını soracaktı ya da zaten biliyor veya bildiğini sanıyordu.

“Sende ne aradığını da merak ettim.”

“A, şey… Ben… Ben de okumamıştım… Yani senin merak ettiğin gibi, sadece merak yani…”

“Granger?”

“Evet?”

“Yalanı anlarım?”

Hermione yutkundu. “Tamam, daha önce okumuştum…”

“Ve meraktan değildi?”

“Değildi…”

“Yani?”

Lanet olsun, eğer onu sevdiğini söylemek istiyorsa tam sırasıydı. Hem de tam sırası! Bu fırsatı bir daha bulamazdı! Söyle gitsin!

“Daha önce okumama rağmen bunu aldım çünkü o sayı bende yok ve… Ben… Seni görmüştüm. Hoşlandığım adamı. Sevdiğim adamı…” İşte, bu kadar kolaydı ama kalbi çıkacaktı. Korkuyordu. Biraz sonra gelen o gülüş bile silemedi korkusunu. Snape, yaklaşmıştı. Kalbi çılgınca atmaya devam ederken, elini tutup sendelemesine neden olarak kendisine çekerken dudaklarından öpüldü. İşte bu, bütün korkusunu silip atabilirdi. Bu beklenmedik harekete şaşar, yine de ona uyarken adamın boynuna sarıldı ve inleyerek onun öpüşlerine karşılık verdi. Kapıda birbirlerine sıkıca sarılıyorlar ve yıllardır kavuşamayan bir çift gibi derinden, uzun uzun öpüşüyorlardı. Soluklanmak için yavaşladıklarında Snape yutkundu. “Biliyordum. Bunun için geldim ve öncesinde de… Senin için, Granger. Senin için.”

3 Yorum

Filed under Tek Bölümlük (One-Shot)

3 responses to “For You – Snamione

  1. odi

    Oovvvv bu ne tatlı bir sürpriz, ne tatlı bir Noel hediyesi böyle. Sıcacık, kıpır kıpır, Noel gibi coşkulu ve güzel şeylere dair umut dolu. Turkfanfiction.net’te görünce hemen buraya koştum yorum yapabilmek için.:)

    Ellerinize, fikrinize sağlık. Dediğim gibi Noel ruhunu çok iyi yansıtmışsınız. O tatlı beklentiyi ve heyecanı adeta hissettim. Sevimli, cıvıl cıvıl, neşe dolu bir kaçamak olmuş. Özellikle bu tek bölüm için detaylardan ve yan karakterlerden arındırıp tamamen “çiftimize” odaklanmış olmanıza çok sevindim. Devamı da olsa hoş olurdu tabi ama mutlu son takıntım olmamasına rağmen bu mutlu sonu seve seve kabullendim.:)

    Bu güzel sürpriz için teşekkürler. Yeni yıllın tıpkı Hemione gibi beklediğiniz tüm güzelliklere kavuşacağınız bir yıl olmasını dilerim.:))

  2. @odi: Beğenmenize sevindim. :) Çabuk yazmam gerektiği için ancak bu kadar tutabildim. Yan karakterler olsaydı işim daha da uzardı.

    Güzel dileğiniz için teşekkürler. :) Ben de güzel bir yıl olmasını diliyorum size. :)

  3. BademliiMagnum

    Icim sıcacık oldu bunu okurken. Severus u belki de, kendini içten içe begenmemesinden, küçük gormesinden, sevgiyi hak etmediğini düşüncesinden dolayı Hermione ile olmasını istiyorum. En çok mutlu olmayı hak eden karakter bence. Senin yazımın ile birleşince de ortaya mükemmel bir yazı çıkmış. Ellerine sağlık. :D

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s