Moonlight | Chapter 9


SAVE YOURSELF (KURTAR KENDİNİ)

Başı dönmeye başlamıştı yine. Son zamanlarda böyleydi. Dönüşte Madam Pomfrey’e görünmeyi boş vermemeyi aklının bir köşesine yazdı yazmasına da bunu da unutmaktan endişeliydi. Çünkü ufak tefek şeyleri sıklıkla unutmasının yanı sıra, uykusuzluk, sinirlilik halleri de şikâyetlerinden bir kaçı olmaya başlamıştı.
Dikkatle merdivenlerden inerken dengesini kaybetme ihtimaline karşı tırabzana tutunuyor, Snape ile yapacağı derse doğru yol alıyordu. Şüphesiz bu dersler yüzünden zihni yorulmuştu. Son basamağı da indiğinde ofise gidip direkt içeri girdi.

“Kapıyı çalmak gibi bir nezaket kuralı var.” dedi Snape’in huysuz sesi.

Ah, elbette. Yüzünü buruşturdu.  “Affedersiniz, unuttum.”

Baş dönmesi sandalyeye oturunca geçer gibi oldu fakat bu kez de başı ağrımaya başlamıştı. “Son haftalarda çok yorgunum, Profesör. Ders saatlerini azaltamaz mısınız?”

“Zamanımın seninle ziyan olması benim de hoşuma gitmiyor ama ne kadar hoşuma gitmese de sana katlanıyorum, Granger. O yüzden tek yorgun olanın sen olmadığını hatırla.”

Hermione ondan izin çıkmayacağını tahmin etmişti. İçten içe kızdı, bir kez olsun nezaketli konuşsaydı bari. Belki o zaman daha katlanılır biri olurdu. Başı zonklayınca sakin olmaya çalışarak ovdu.

“Önce göz teması üzerinde konuşacağız. Sonra Zihinbend’e devam edeceğiz. Geçen haftalarda bana, düşmanın gözlerine bakmak isterse ne yapacağını sormuştun. Böyle bir durumda dediğini yapmak zorundasın, kaçışı yok.”

“Asasız zihin korumak çok zor…”

“Yalan söylemek ise daha zor.”

“Siz bunu yapabiliyorsunuz.” dedi Hermione. Bu kolaylıkla unutabileceği bir şey değildi işte. Karşısında duran adam, Voldemort’a yalan söyleyebilen tek Ölüm Yiyendi.

Snape, bunu duymazdan gelerek sözüne devam etti. “Düşmanının gözlerine bakacaksın ama aslında bakmayacaksın da.”

“O nasıl-”

“Açıklayacağım, sözümü kesmezsen.

“Bir nesneye dalgınca bakmak gibi… Onu görüyorsun ama o nesneden bağımsız başka bir şey düşünüyorsun. Anladın mı?”

Evet, anlamıştı. Çok kere yaşadığı bir durumdu bu.

“Düşmanına da öyle bakacaksın. Sen onun gözlerini görürsün, o da seninkileri. Yine de sende aradığı cevabı tam olarak göremez çünkü sen perde indirirsin.”

“O zaman bir şey sakladığımı anlamaz mı?”

“Anlar. Sen perde indirmekle kalmayıp gösteri yaparsan anlamaz. Ona son derece inandırıcı bir yalan gösterirsen…”

Hermione’nin kafası karışmıştı. “Nasıl?”

“Bir yalana kendini inandırdığını düşün. Örneğin ben sana bugün dondurma yedin mi, diye soruyorum ve yalan söyleyip söylemediğini anlamak için gözlerime bakmaya zorluyorum. Sen de bakıyorsun, yediğini gayet iyi biliyorsun ama yemediğini gözlerine yansıtıyorsun. Burada en önemli nokta, söyleyeceğin yalana senin de inanman.”

“Bu neredeyse imkânsız… İnsan yalan söylerken bile aslında doğru olanı düşünür. Yani dondurmayı yediğini…”

“Bütün mesele bu, Granger. İmkânsız diye bir şey yok. Dondurmayı asla yemedin, işte o kadar.”

Snape’e hayranlıkla baktı. Bütün hayatını bir yalandan ibaretmiş gibi yaşamak nasıl bir şeydi acaba? Doğru olanı/gerçeği yok sayıp, yanlış olana/yalana kendini inandırmak ve öyle yaşamak?

“Bütün bunları kimden öğrendiniz, Profesör Dumbledore’dan mı?”

Snape gülümsedi. “Hiç kimseden.”

Hermione gözlerini kırpıştırırken şaşkınlığı büyüyordu. Tek başına öğrenmiş olması kulağa çok uçukça geliyordu ama kendisiyle gurur duyan kibirli gülüşüne bakılırsa doğruyu söylediği açıktı. Bu sırada başının iyi olduğuna karar verdi.

“Bunu mola verince yine konuşacağız. Şimdi Zihinbend’e başlıyoruz.”

“Profesör,” dedi Hermione dudağını ısırırken.“En azından bugün erken bıraksanız? Lütfen?”

“Hayır.” dedi Snape kararlı şekilde. Sonra asayı doğrulttu. “Legilimens.”

Hermione, hazırlıksız yakalanmıştı. Yine de ilk zamanlara göre daha tecrübeliydi, duruma çabucak hâkim oldu. Ona itiraz edebiliyordu, itiraz ettikçe de aklını savunmak güçleşiyordu giderek. Şimdiye kadar tam anlamıyla zihnini savunmayı başarabilmiş değildi zaten. Nitekim Snape, zorlayıp baskı yapınca başı acımıştı yine. Kısa bir an bile kontrolünü kaybetmek demek, Snape’in küçük çatlaktan içeri sızması demekti ve sızmıştı da.

“Annem ve babam dişçi… Tanışma hikâyeleri komiktir. Tek çocuğum, tek olmak zor… Peki ya senin ailen?”

“Ben ailemi hiç tanımadım,” dedi Brandon üzgünce. “Evlatlığım.” Hermione’ye biraz daha yakın durarak yürüdü. Sanki ona dokunamadığı içindi bu yakınlığı.

“Üzüldüm.” dedi genç kız samimiyetle. Aklına Harry gelmişti. O da ailesini tanımadan büyümek zorunda kalanlardan biriydi.

Anı değişti.

Ginny’nin tavsiyesine uymakla ne kadar doğru yapmıştı bilemiyordu. Brandon ile arkadaşlığı sorunsuzca ilerler ve ilk günlere nazaran birbirleri hakkında daha çok şey bilirken onu tanımanın o kadar da kötü olmadığını düşündü. Yalnızca okulda acayip dedikodular kol gezmeye başlamıştı artık, herkes onunla çıktığını falan sanıyordu. Bir Profesörle bir öğrencinin Hogwarts’ta çıkamayacağını bilmeleri gerekirdi oysa.

“Herkes seninle çıktığımı sanıyor.”

“Hiçbir şey ispatlayamazlar, boş konuştuklarını biliyorlar.”

“Söylentilerden rahatsız değil misin yani?”

“Aslında değilim,”  Gülümsedi. “İkimizin çıktığı fikri kulağa hoş geliyor.”

“Profesörler dedikodularda gerçeklik payı olduğunu düşünmeye başladığında da kulağına hoş gelecek mi?”

“Dedikodularda gerçeklik payı mı varmış?” Brandon güldü. “Yoksa ikimiz hakkındaki düşüncelerin değişmeye mi başladı, Hermione?”

“Saçmalama. Ne demek istediğimi biliyorsun. Profesör Snape’i bu zamana kadar tanımadın mı yoksa?”

Brandon sabırsızca nefes alırken canını sıktığı için genç kıza baktı. “İki lafından biri Profesör Snape. En azından benimleyken onun hakkında fazla konuşmasan?”

“Niye seni rahatsız ediyor?”

“Çünkü rahatız edici olduğunu sen de biliyorsun.”

 

*

Harry, “Konfetiler kimde?”

“Dean Thomas’ta” dedi Ginny.

Harry, “Girişte mi patlatsak, iki yandan?”

“Bence suratına patlatalım. Neye uğradığını şaşırır.” Ron kıkırdadı.

“Saçmalama, Ron. Korkutmaya çalışmıyoruz, şaşırtmaya çalışıyoruz.” Ginny, sabırsızca soluklandı. “Hermione yarım saate burada olur, sakın son dakika değişikliği yapayım demeyin. Herkes yerini alacak, hiçbir şey yokmuş gibi davranacak, anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı kaptan.” dedi Harry ve Ron ona asker selamı çakarken. Sonra gidip diğerlerine yardım ettiler.

Ginny, ellerine beline koyup eksik bir şey var mı diye etrafına bakındı. Her şey tamam görünüyor, kızlar da süslemeleri gizleme büyüsüyle saklamaya uğraşıyordu elinden geldiğince. Weasley’lerin en genç üyesi, kızıl saçlarını savurarak Ortak Salon çıkışına yönelirken sıradaki sürprizi halledebilmeyi umuyordu. Çünkü bugün Hermione’nin doğum günüydü ve yorgun argın, bitik bir şekilde Ortak Salonuna dönen Hermione’nin yüzünün gülmesini istiyordu.

*

“Neden Brandon ile ilgili özel hayatımı kurcalıyorsunuz!” Son zamanlarda özellikle onunla ilgili bir şeyler görmek istemesindeki asıl sebebi sezinliyordu fakat buna inanmak istemiyordu, kimse kullanılmaktan hoşlanmazdı. Başı fena halde sızlayınca gözleri yaşararak ovdu.

“Sen neden bu kadar savunmacısın, bu konuda? İnsan da aranızda özel bir şeyler var sanacak, Granger.” dedi Snape, umursamaz tavırla. İstediği tam olarak buydu aslında, özel bir şeylerin kırıntısını görmek.

Hermione de gerçeği gördü. “Profesör Moyer’ın aleyhine kullanacak bir şey arıyorsunuz, değil mi? Bunun için de beni yem olarak kullanıyorsunuz!”

“Şimdi de Profesör’ün mü oldu,” diye alayla soludu Snape. “Brandon’a ne oldu? Ayrıca bana bir daha sesini yükseltme, Granger. Bence fazlaca paranoyaklık ediyorsun.”

Dengesizce ayağa fırlarken kan beynine sıçramıştı. “Bana da fazlaca yalan söylüyormuşsunuz gibi geldi oysa!”

Snape, keskin bir bakış attı. “Benimle düzgün konuş.”

“Siz bana doğru konuşuyor musunuz ki? Yaptığınız bu işte. İksirler veya zihin okuma konusunda iyi değilsiniz sadece. Yalan söylemek de bunlardan birisi!”

“Legilimens!”

Hermione, onun damarına basarken söylenen büyü ile ayağa kalktığı gibi geriye düşmüş, popo üstü sandalyeye çakılı kalmıştı. Zihnine yapılan yeni bir yolculuğu daha kaldıramayacaktı artık, kendinde savunmayı bulacak en ufak güç kırıntısı bile kalmamıştı çünkü. Bu yüzden tek yapabildiği, hiçbir şey yapmamaktı ama hiçbir şey yapmaması Snape’i daha da kızdırmıştı. Onun, “Özelini bu kadar umursuyorsan neden kendini savunmuyorsun!” dediğini duydu.

“Çünkü size yorgun olduğumu söylemiştim!” diye karşılık verdi Hermione.

Snape, zihninden çıktı. “Yorgunsun demek. O zaman sana bir hikâye anlatayım, Granger. Sen de bu sırada biraz dinlenir ve belki anlamak istemeyen o yetişkin kafana bir çocuğun bile anlayabileceği şeyler girer. Bir zamanlar, bir adam varmış. Onun da hizmet ettiği güçlü bir efendisi. Efendisi bu yorgun adamı hiç umursamıyormuş çünkü umursadığı tek şey ondan alacağı bilgilermiş.”

Masalın kahramanı tanıdık gelmişti. Yine de Snape’in kendisini bir kahraman olarak düşündüğünü sanmıyordu hiç.

“Bu yüzden yorgun adamın ağzını aramış. İstediğini alamayınca zihnine girmiş, yine alamamış. Çok kızmış, ona işkence yapmış ama yine de istediğini alamamış. Sonra efendisi düşünmüş. Bu adam zayıf, bitkin… Benim gibi güçlü, enerjisi yerinde birinden bu haldeyken ne saklayabilir ki? Ama efendisi hiç düşünmemiş ki asıl güç beden de değil, zihindeymiş.”

Yetişkin kafası masalı gayet iyi anlarken zaten bedensel değil de zihinsel olarak yorgun olduğunu ona söylemek için ağzını açtı Hermione. Fakat Snape, meydanı ona bırakacak gibi değildi pek.

Bu yüzden yorgun olduğunu söyleyip sızlanmayı bırak ve odaklan!

“Lütfen, başım-”

“Legilimens.”

Hermione çığlık attı. Ani saldırıya verdiği ani tepkiydi fakat daha çok başı acıdığı için haykırmıştı.

*

Ginny, saatine baktı. Henüz vakti gelmemişti, sabırsızca sözleştikleri yerde beklerken onun vaktinden önce gelmekte olduğunu gördü, genç adamın güzelliği karşısında soluğu kesintiye uğradı kısa bir an. Ona alıcı gözle bakmamak imkânsızdı. Yine de Brandon ne kadar etkileyici olursa olsun, Harry’e duyduğu özel hissi ona karşı duymuyordu. Genç adama gülümsedi. Belki de çöpçatanlığı işe yararsa, Hermione’nin Brandon’a karşı hislerinin güçlü olmasını sağlayabilirdi. Bu gerçekten hoş olurdu, ikisi bir araya gelince yakışıyordu çünkü.

“Merhaba, Profesör.”

“Merhaba, Ginny.” derken tokalaştılar. “Şimdilik Profesör demene gerek yok. Evet, neymiş bu önemli mesele bakalım?”

Ginny yanlış anlaşılmayacağını umarak söze başladı. “Şey, Hermione ile ilişkiniz hakkında hemen hemen herkes fikir sahibi. Yani iyi anlaşıyorsunuz demek istedim. Arkadaşça yani. Bana kalırsa dedikodular tam bir saçmalık. Sizin ve onun şey, ee- çıktığınız yani.” Yarım yamalak konuşurken yanakları ısınıyor ve feci derecede saçmaladığını düşünüyordu.

“Rahat ol,” dedi Brandon sırıtarak. “Söylemek istediğin nedir?”

Ginny, rahatladı. Onun canını sıkmadığına sevinirken, Hermione’nin doğum gününün gerçekten de kusursuz geçeceğini düşünüyordu artık. Brandon’ı da gizli konuk olarak davet edecekti.

“Bugün onun doğum günü. Sizi de sürpriz konuk yapmayı istedik, onu şaşırtmak için.”

“Bunu neden daha önce söylemedin?” dedi Brandon şaşkınca. İşte şimdi canı sıkılmıştı, son anda haberi olduğu için. “Bir hediye alırdım.”

“Şey, aslında sizi davet edip etmemek konusunda epey düşünmemiz gerekti. Kolayca risk alabileceğimiz bir şey değil. Çünkü ortak Salonumuza bina Profesörümüz dışında bir Profesörün girmesi yasak ama biz bu sorunu halletmeye çalışacağız. Umarım. Kimsenin bilmemesi için.” Eğilip fısıldadı. “Parolayı söylediğimiz Şişman Hanım’ın bile.” Kıkırdadı. “Bunun zor olacağını düşündüğümüz için siz de katılabilesiniz diye mekânı dışarıya taşımayı düşündük önce ama izin çıkmayınca da Ortak Salonumuza konuk olmanızı tartıştık. İşte böyle.”

“Anladım. Şişman Hanım’ı atlatabilecek miyim peki?”

“Orasını bana bırakın.” diye göz kırptı Ginny.

*

Ders bitmeden Snape’e arkasını dönüp çıktığı için saygısız olmuştu. Kükreyerek geri dönmesini söylemesine aldırmamıştı da. O da saygısızlık yapmasaydı o zaman, duygularını kullanmıştı!
Merdivenleri hızla çıkmayı bırakıp yavaşlarken, ıslanan gözlerini kuruladı. Baş ağrısı artmıştı, ovdu. Sinirleri yatışmadığı için pek de etkili olmamıştı masajı. Kalbi bile alnındaki damar gibi seri atıyordu. Snape yok muydu! Burnunu her işe sokan lanet, sinir bozucu adam! Aklına gelince gözleri doldu yine. Her an çömelip çocuk gibi ağlayası vardı. Başı dönünce sıkıca kenara tutundu, çıkmaya devam etti. Gide gide Ortak Salona yaklaştı. Birkaç adım ötesindeyken dayanmasını mırıldandı kendine. Kırmızı koltuğa kendisini bir atarsa bugünü atlatmış olacaktı. Sonra hatırladı, “Kahretsin. Hastane kanadı…” Bu kadar berbat durumdayken oraya gitmeyi nasıl unuturdu? Biraz daha sinirlendiğinde çok geçti. Zemin kat epey gerisinde kalmıştı artık. Ortak Salona gelince parolayı söylemeden önce kendini toparladı. Kimseye morali bozuk görünmemeliydi. Sonra parolayı söyledi. Sesi bezgin çıkmıştı. “Aslansan eğer, kükreyip geçersin.” Kapı açıldı, eğilerek içeri girerken yaklaşan sessizlik hiç tuhafına gitmedi. Doğrulup da anormallik sezdiğinde aniden iki yanından birileri fırlayıp bağırmaya başladı.

“Mutlu Yıllar!”

Sonra suratının ortasına konfeti patladı. Neye uğradığını şaşırırken, “Affedersin!” diyordu Ron gülerek. Hiç de özür diler gibi bir hali yoktu, Ginny ona bir tane vururken Harry de diğer konfetiyi patlattı. Genç kız gözlerini kapatırken olamaz, dedi. Bugün hiç de doğum günü havasında değildi…

*

Mumları söndürme merasimi, sarılıp kucaklaşmalar, tebrik eden tokalaşmalar, açılan müzik ve dans derken Brandon’ın da kutlayanlar arasında olduğunu görmek şaşırtmıştı. Hiç şüphe yok, Ginny’nin işiydi bu. Meseleyi onunla daha sonra konuşmak üzere ertelemeye karar verdi. Dirseği tutuldu, Brandon yanına gelmişti.

“Doğum günün kutlu olsun, Hermione.”

“Teşekkür ederim.”

“Son anda haber verildi. Arkadaşın daha önce söyleseydi hediye alırdım.”

“Önemli değil, kutlaman yeter.”

“Mutlu gözükmüyorsun ama,” Brandon bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmişti. Nasıl mutlu olacaktı? Çok yorgun olması bir kenara bırakılırsa Snape ile yaşadıklarından sonra kim olsa parti havasına giremezdi.

“Boş ver…”

“Gülümse.” Genç adam bir an onun saçlarına dokunacak gibi olduysa da bunu bir dolu Gryffindor’un arasındayken yapmanın iyi fikir olmadığına karar verdi. Dedikoduları alevlendirmekten başka işe yaramazdı.

Hermione hafifçe gülümsedi. İçten. Çünkü Brandon’ın gülümsemesi bulaşıcıydı. Kısa sürmüştü ama gülüşü, başı dönüyordu yine. Alnını tuttu. “Sanırım otursam iyi olur…” Brandon, adımlarını dikkatli atması için ona destek olmaya çalıştı. Sonra bir şey onu müthiş tedirgin etti, sesine yansıyordu.

“Hermione… Burnun…”

Hermione, dudağının üstüne elini koydu. Parmağı ıslanırken baktı, kanıyordu.

Brandon geri çekildi hemen. Sanki Hermione de bulaşıcı bir hastalık varmış gibi. Hızlıca soluklanıyordu. Kanın kokusunu alınca fena halde tahrik olmuştu çünkü. Uzayan dişlerini gizlemek, koku alma duyusuna engel olmak için eliyle ağzını ve burnunu kapattı, uzaklaşmaya devam etti. Geri adım atarken akan kana odaklanmıştı gözleri ve gözlerinin renk değiştirdiğinden haberi yoktu. Hermione fark ettiyse de başı döndüğü için emin değildi. Altın renkli gözler kıpkırmızı olmuştu sanki. Hayal gibiydi. “Brandon, senin neyin-” Daha cümlesini tamamlayamadan dizlerinin bağı çözüldü, etrafı kararırken kukla gibi düştü. Brandon Ortak Salondan fırlarken küfretti.

*

Dersi yarısında bırakıp gitmeye kalkışan Hermione’ye geri dönmesini söylemişti bağırarak ama o arkasına bakmadan gitmişti bile. Eh, bir dahaki derste bu kadar kolay çekip gitmeyi bir denesindi bakalım. Burnundan fitil fitil getirecekti!
Kan emiciyi faka basmanın başka bir yolunu düşünmesi gerektiğine karar verdiğinde etrafı kolaçan ediyordu. Belki ona rastlardı. Tam o anda bir gölgenin hızla geçtiğini gördü, adımlarını hızlandırdı merakla. Gecenin bu vaktinde ortalıkta dolaşan kimdi?

Panik olmuş adımlarla koşturan Weasley’di. “Nereye Weasley?”

Ginny, ödü patlamış şekilde stop etti. Arkasını dönerken gözleri kocaman açılmıştı.

“Profesör… Yemin ederim acil bir durum.”

“Öyle mi, neymiş bu acil durum?” Acele etmeden yaklaştı.

“Hermione bayıldı. Hastane kanadına gidiyorduk, isterseniz kontrol edebilirsiniz. Harry ve Ron’la bera-”

Snape, adımlarını daha da hızlandırarak onu geçti. Hastane kanadına yöneliyordu. Ginny ona yetişti. Hastane kanadına geldiklerinde Pomfrey yataklardan birini açıyor, Ron ve Harry de sedyeden kaldırdıkları Hermione’yi oraya yatırıyordu.

“Ne oldu?” dedi Snape. Sanki bunun suçlusu oğlanlarmış gibi onlara baktı.

“Bilmiyoruz.” İlk konuşan Harry’di. O da bunun suçlusu Snape’miş gibi bakıyordu. “Bayıldığını görünce buraya getirdik.”

“Birazdan öğreniriz,” dedi şifacı, durmaksızın kanayan burnu ustalıkla kontrol altına alırken. Nitekim Hermione gözlerini açıyordu.

“Hermione.” Ginny hemen yanına çöküp elini tutarken epey endişeliydi.

“İyiyim,” dedi ona güven verircesine. “Sadece kendimden geçtim…” Harry ve Ron’a da her şeyin yolunda olduğunu söyledi ama aralarında duran Snape, buna pek inanmış gibi değildi. Hermione onun da burada olduğunu fark edince huzursuz oldu.

“Bize ne olduğunu anlatacak mısın?” dedi Snape hesap sorarcasına.

Hermione soruyu sanki Pomfrey sormuş gibi yaşlı kadına cevapladı. “Başım döndü. Son zamanlarda epey ağrıyor, Madam.”

“Başka şikâyetin var mı canım?”

“Şey uykusuzluk, unutkanlık ve yorgunluk…”

Snape çıkıştı, “Bana niye böyle söylemedin?”  Durumun ciddiyetini şimdi fark ediyordu. Herhalde ders saati süresi aşırı gelmiş, bu da zihnini ve bünyesini yormuştu muhtemelen. Düşününce, Potter’a bile bu kadar yüklenmemişti herhalde. Granger eğer böyle söylemiş olsaydı belki de onu erken bırakır veya dersi iptal eder, hatta dersi birkaç günlüğüne askıya bile alırdı. Şimdi onu bu yüzden yatar vaziyette, bitkin, zayıf görmek suçluluk duymasına neden olmuştu. Bugün çok üstüne gitmişti ayrıca. Olanlar aklına geldi ve suçluluk duygusu büyüdü. Hiç iyi sahneler değildi. Dahası, sağlığını tehdit ettiği için yüksek mercii’ye şikâyet edebilirdi Granger.

“Belki de dinlemeye zahmet etmediğiniz için söylememiştir.” dedi Harry.

Snape parladı, “Sana soran olmadı Potter!”

Ron, Harry’i çekiştirdi sakin olması için. Şimdi ona sataşılacak zaman değildi. “Ortak Salonunuza dönün. Burada işiniz yok.”  Üç genç itiraz etmeden hareketlendiklerinde Hermione’ye geçmiş olsun dilediler. Sabaha tekrar geleceklerdi.

“İlaçları getireyim.” Pomfrey kısa süreliğine giderken Snape ve Hermione yalnız kalmıştı.

Hermione ona bakmamak için özellikle çabalıyordu; kızgındı, küskündü ve ona bakarsa gözlerinin dolacağından yüzde yüz emindi.

“Yarın konuşacağız,” dedi Snape.“Dinlen.” Gitmek için döndü, sonra “Geçmiş olsun.” diyebildi hafif bir sesle. O giderken Hermione arkasından şaşkınlıkla bakabildi. Geçmiş olsun dediğinden değil, sesinde kırıklık sezdiğinden. Neydi o? Sanki suçluluk duyuyormuş gibi…

*

Sonbahar güneşi hastane kanadını aydınlatırken bütün kış bir daha böylesini görmeyeceklerini haber veriyordu sanki. Bugün ilaçlar sayesinde daha iyiydi, gece mışıl mışıl uyumuştu da. Harry ve Ron, güzel havayı görünce Quidditch oynamak isterse, tribünlerde onları izleyebilecek kadar iyi hissediyordu kendini. Toparlanırken yatağı düzeltti. O sırada Ginny, Ron ve Harry içeri giriyordu.

“Ayaklanmışsın.” dedi koşarak ona sarılan Ginny. “Toparlanacağını biliyorduk.”

Ron, “Yine de bayağı endişelendik.”

Harry ve Ron da sarıldı. Hermione mutlu olmuştu.

“Partinin neşesini kaçırdığım için üzgünüm.”

“Neşemizi kaçırdığını kim söyledi?” Harry sırıtıyordu. “Dönünce eğlenceye devam ettik.”

“Hiç değilse pastayı yiyebildik,” diye omuz silkti Ron. “Ziyan edemezdik.”

Hermione gülerken ikisine de vurdu. “Çok kötüsünüz.”

Kahvaltı için Büyük Salona giderlerken Ginny onun koluna girmişti, arkalarındaki Ron ve Harry’nin duymaması için fısıltıyla konuşuyordu. “Brandon tam bir aptal çıktı.” Hayal kırıklığına uğramıştı. “Seni öyle bırakıp gittiğine inanamıyorum. İnsan bir yardım eder değil mi ama?”

Hermione’nin de inanası gelmiyordu zaten. Mutlaka bir açıklaması olmalıydı. Kan görmeye dayanamadığını düşünse de, Ginny’nin dediği gibi bu yardım etmemesi için yeterli bir sebep değildi. O anı hatırlamaya çalıştı; Brandon kanı görünce soluğu kesilmiş, geri adım atmış, hastalıklı bir ifadeyle eliyle ağzını kapatmıştı ve gözleri… Sanki kanla dolmuştu? Ama bu kısmı muhtemelen baş dönmesinden kaynaklanan bir şeydi. İnsanın gözleri kırmızıya dönmezdi ki. Yani, kırmızı göz mü vardı hem? Büyük Salona geldiklerinde Ginny hâlâ onu konuşuyordu. “Kahvaltıya da gelmemiş.”  Büyük Salonun aydınlığı dikkatini dağıtırken konuyu değiştirdi sonra. “Ortam harika.”

“Değil mi?” dedi Snape’in onaylayan sesi. Harry ve Ron çoktan masaya koştuğu için arkalarından gelen oydu. “Bugün hava epey güneşli…” Kısa bir an durdular. “İyi görünüyorsunuz, Bayan Granger. Kahvaltıdan sonra konuşabilir miyiz?”

“Evet, Profesör.”

O gidince Ginny, kimseler olmasa da fısıldadı. “Bayıldığını söylediğimde kaskatı kesildi var ya. Görmeliydin.”

Öyle miydi? Hermione kaşlarını kaldırdı. Bak bu daha ilginçti işte…

*

Snape, kahvaltısını ederken yüzüne vuran sabah ışığının tadını çıkarıyordu. Kahvesini yudumladı, gözü Gryffindor masasına kaydı. Granger’ı sağlıklı görmek dün geceki suçluluk duygusunu silmişti. Hem şikayet de edilmemişti ve kan emici de ortalıkta yoktu. Daha keyifli olamazdı herhalde. Zira Dumbledore da bunu fark etmiş, bıyık altından gülümsüyordu.

“Neşelisin, Severus.”

“Kim değil ki?”

“Neşeni bozmak istemem ama dün akşam yaşananlardan haberim var. Umarım derse son verdiğini söylemişsindir?”

“Son vermek mi, ben ara veririz sanmıştım?” Kahvesini bırakıp Dumbledore’a baktı.

“Bitirmek daha iyi… Onu bütün dönem cezalı tutamazsın. Arkadaşları huzursuz olur ve tabii aslında ne yaptığınızı bilmeyen genç Profesör de şüphelenebilir. Kuralları ezberlemiş.”

“Şaşırmadım.” dedi Snape. Cezai işlemlerin maksimum süresi belliydi çünkü. “Her şeyi biliyor. Bahse varırım okulun en ıssız köşesini bile ezberlemiştir.”

“Onu suçlayamayız.”

“Daha bir ay oldu Dumbledore, bir ayda zihin kapatmayı öğrenemez.”

“Bir senede de öğrenemez. Zaten amaç öğretmek değil teknik kazandırmaktı, Severus. Eminim ne yapılması gerektiğini kapmıştır. Onu kendi kendine çalışması için serbest bırakabilirsin. Sen de böyle öğrenmedin mi?”

Snape, burun kıvırdıysa da itiraz etmeden konuyu kapattı. “İyi.”

*

Zihinbend dersi bitmiş miydi? Afallamış halde Snape’e bakarken bunu hiç de mantıklı bulmuyordu. “Ama Profesör, daha bir şey öğrenmiş sayılmam?”

“İşin teknik kısmını biliyorsun. Bundan sonra kendi başınasın, Granger.”

“Peki ya sırrınız?” diye fısıldadı Hermione onun ardından yürürken. “Sırrınızın güvende olması için bu dersi aldığımı sanıyordum?”

“Ben de söyledim; asıl hedef sen değilsin, Potter. Kimsenin aklına dahi gelmezsin. Profesör Moyer’a gelince, onunla hakkımda fazla konuşmamaya çalış. Ağzını sıkı tut ve sakın ola onunla zihinbend yapmaya kalkışma. Anladın mı?”

“Evet. Zihinbed yok, sadece ağzımı sıkı tutacağım.”

“Güzel. Şimdi git ne yapıyorsan yap. Belki Vampirleri daha yakından tanımak isteyebilirsin.”

*

Kütüphanedeydi. Buraya uğramak aklında yoktu, kütüphaneyi çok sevse de hava bu kadar güzelken ve bu fırsatı bir daha hiç bulamayabilecekken yine de gelmişti; Snape, aklına soktuğu için.

Sadece kısa bir süre için Vampirlerin Tarihçesi’ni inceliyordu . Sonra antrenman yapan arkadaşlarını izlemeye gidecekti. Tabii kendisini çok kaptırıp da burada saatler geçirmemeyi başarırsa. Sayfayı çevirdi. Okurken zaman zaman dehşete düşürüyor, zaman zaman da düşündürüyordu onu. İkinci bölüme henüz yeni gelmişti; Söylentiler. Kulaktan dolma söylenti oldukça fazlaydı. Bunlardan biri de sarımsaktan neden hoşlanmadıklarının yalan olduğu ve bunun nasıl uydurulduğuydu. Haçlardan korktukları, aynalarda yansımalarının görünmedikleri, ateşle öldürülebildikleri vb daha pek çok şey de uydurmaydı. Onlar hakkında bildiklerinin yanlışlık boyutunu gördükçe şaşırıyordu Hermione. Sayfaları çevirmeye devam etti, okunacak çok fazla şey vardı. Atladı. Vampirler ve diğer hayvanlar/doğaüstü yaratıklarla ilişkisini inceliyordu. Kurt-adamlarla anlaşamadıklarını bildiği kısmı doğruydu en azından. Diğer hayvanlardan beslendiklerini ama insanlardan beslendikleri kadar tatmin edici olmayabileceğini okudu sonra. Bunun dışında kedilerden de hiç hoşlanmıyorlardı. Burada kısa bir an durup alıntıyı okudu.

“Kedilere olan tepkileri, kedilere alerjisi olan insanların verdiği tepkiye benzerdir. Bunun dışında saldırganlık belirtisi görülebilir.”

Detayları okurken Satanizm akımının bile onlar yüzünden çıktığı da bir diğer söylentiler arasındaydı. Çevirmeye devam etti ama çevirdikçe giderek rahatsız oluyordu Hermione. Çünkü dün akşam olanları düşününce aklına korkunç bir fikir geliyordu. Birden bire bütün bağlantılar kafasına hücum etmişti; Brandon’ın karanlık ortamda ders yapması, kedilere alerjisinin olduğunu söylemesi, burnu kanarken verdiği garip tepkiler, kaçması ve… Kırmızı gördüğünü sandığı gözleri…
Kafasını iki yana salladı. Kırmızı gördüğünden emin değildi, hem bunlar tesadüf olmalıydı değil mi? Brandon ve Vampirlik? Fakat mantıklı yanı da tesadüflere hiç inanmazdı. Snape, kasten yönlendirmişti. Lanet olsun, onun Vampir olduğunu mu ima ediyordu? Bütün o aşırı tepkileri bu yüzden miydi? Ansiklopediyi biraz öteye iterken geri yaslanıp nefes almaya başladı. Biraz düşünmeye ihtiyacı vardı. Çok fazla gelmişti bu, çok… Mantıklı, diye düşündü birden. Kütüphanenin pencere kenarında olduğu için güneş yüzüne vuruyordu. Kalbi çarptı.

Güneş… Brandon… Bugün ortalıkta yoktu.

*

Hermione bütün gücüyle koşarken her yerde Snape’i arıyordu. Onun söylemeye çalıştığını artık biliyordu ama bunun için gitmiyordu yanına. Bunu neden daha önce söylemediği için ona bağıracaktı!

Snape’i bahçede Mcgonagall ile dolaşırken gördü. Soluk soluğa yanlarına gittiğinde, “Affedersiniz,” diyebildi. Sohbetlerini bölmüştü. “Profesör Snape’le konuşmam gereken özel bir mesele var.” Mcgonagall şaşkınca baktı. Hermione’nin bina Profesörüyken, onun Severus’la özel ne konuşacağını merak etmişti. Başını salladı. “Tabi, Bayan Granger.” Snape, onunla konuşmak için biraz daha öteye giderken pek de şaşırmış gibi değildi bu duruma. Yine de hiçbir şey anlamamış gibi davranabiliyordu.

“Ne oldu Bayan Granger?”

Hermione sinirle soluklanırken açık alanda sesini yükseltmemek için çabaladı. “Bana neden daha önce söylemediniz!”

Snape, rol yapmayı bıraktı. “Öğrendin demek. Nihayet.”

“Size bir şey sordum!”

“Öğrendin ya işte.”

“Bunu size söylememem gerekir ama dün gece doğum günümü kutlamak için Brandon da yanımdaydı ve burnum kanarken beni veya arkadaşlarımı parçalamadığı için şükretseniz iyi olur!”

“Yanında mıydı?” Snape şoke olmuştu ve şimdi paniklemişti de. “Isırdı mı? Ortak Salonunuza nasıl girdi!”  Yaklaşıp Hermione’nin boynunun açık kısmına dokundu araştırarak. Isırılıp ısırılmadığına bakıyordu. Hermione onun elini itti ama Snape, bu kez bileklerini kontrol ediyordu.

“Bir şeyim yok ama olabilirdi! Ölebilirdim de!”

“Tamam Granger, sus. Dikkat çekeceksin.” Hermione kadar sinirliydi şimdi. Bir şeyi olmadığına sevindi.

Snape sakinleşmeye çalıştı güç bela. “Şimdi git, Mcgonagall’ı endişelendirmek istemiyorum. Seninle ciddi bir konuşma yapacağız. Akşam yemeğinden önce ofisimde ol.”

*

Akşam yemeği vakti gelene kadar çatlamıştı. Brandon’ın her an ortaya çıkmasından endişeleniyordu, vakit onun vaktiydi ne de olsa. İçten içe onda normal olmayan bir takım şeyleri hissetmişti aslında. Bazen tuhaf biçimde bakıyordu ve o bakışların seni yemek istiyorum, anlamına geleceği aklının ucundan geçmezdi! Hep sapıkça bir yanı olduğunu düşünmüştü oysa. Gerçi bu da sapıkça sayılırdı zaten. Snape ile sözleştiği üzere Ortak Salondan erken çıkıyordu. Aşağı katlara doğru yol aldı. Bu ciddi konuşmanın nasıl geçeceğini merak ediyordu, şimdiden kafasında oluşan birkaç soruyu unutmamaya çalıştı. Alması gereken cevaplar çoktu. Adımlarını hızlandırdı endişeyle, ona yakalanmak düşüncesi de korkutuyordu. Birkaç dakika sonra zemin kata geldi. Zindanlara da inerse güvende olacaktı ama korktuğu başına geldi o an.

“Hermione.”

Brandon’ın sesi ensesindeki tüyleri kaldırmaya yetmişti. Aklına gelen ilk düşünce, kurtar kendini oldu.

23 Yorum

Filed under Moonlight | Snamione

23 responses to “Moonlight | Chapter 9

  1. sega

    Ya ben yeni başladım snamione okumaya ama çok sevdim.çok güzel yazıyosun gerçkçi.yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.bu ayım sonuna kalmaz dimi

  2. Kitapların son sayfalarını hep yırtarım.
    O zaman sonu olmaz.
    Sonları hiç sevmem.
    ~
    Sabah olması gibiydi son çikolata parçasını yemek.
    ~
    Okudum yine, yine ve yine.. :D

  3. sega

    Ama ben bunu kaç defa okudum bilmiyorum yeni bölüm gelene kadar ezberlerim sanırım çabuk gelsin meraktan ölücem

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s