Moonlight | Chapter 8


Not: Soran olmamış ama yine de söyleyeyim, önceki bölümün başlığını bilerek koymadım. Çünkü aklıma  Brandon’ın Vampir olmasıyla ilgili şeyler geliyordu, bu da fazla basit duruyordu ve tahmin edemeyenler için çok bariz bir başlıktı o yüzden öyle kaldı. Genelde başlıklar içeriğe uygun olur, malum.:)

A BEAUTIFUL DAY (GÜZEL BİR GÜN) 

Onun gerçekte kime kızgın olduğunu biliyordu. Öfkelenme sebebi her ne kadar Neville’ın kazanını eritmesi, Seamus’un küçük bir patlamaya sebep olması veya Harry’nin onu sinir etmesi gibi görünse de, verdiği aşırı tepkinin aslında Brandon’a olan öfkesinden kaynaklandığından emindi. Dün akşam olanlardandı herhalde ama aslında tam olarak ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu genç kızın. Sadece zihnine yapılan son yolculuğun ona, Snape’e, Brandon hakkında bir şeyi keşfettirdiğiydi ama neyi? Sonrasında onun neden endişelendiği, kendisini Ortak Salonuna kadar bırakacak kadar önemli ne olduğu ve neden bu kadar öfkelendiği gibi birçok soru kafasını meşgul ediyordu. Bütün bunların sebebi Brandon mıydı yani? Ne vardı onda? Snape neden bu kadar takıntı yapıyordu?

İksir sınıfını terk ederlerken ders boyu düşündüğü şeyleri tekrar düşünüyordu Hermione. İki yanında yürüyen Harry ve Ron, boyuna Snape’e sövüyordu; zevkle öğrenilebilecek bir dersi adeta zehir ediyordu Snape, bu bilinen bir şeydi ama bugün, diğer günlerden hatta geçen senelerden bu yana yapılmış en kötü iksir dersiydi. Oğlanlar kırk dakika boyunca işkence laneti yemiş kadar olduklarını birbirlerine anlatadururken, Hermione’nin düşünceli sessizliğinin farkına varmamışlardı, ta ki bastırılmış açlık duyguları Büyük Salon’a geldiklerinde yeniden belirene kadar.

“Bana mı öyle geliyor yoksa Hermione Granger hazretleri yol boyu hiç konuşmadı mı?” dedi Harry sırıtırken. Sinirlerini yatıştırması için tatlıyla başlıyordu.

Ron, zahmet edip lokmasını yuttu. “Değil mi, ben de onu diyecektim. Normal şartlar altında Snape’e bizden daha çok sövüyor olması ve tabii hiç susmaması gerekirdi.”

Hermione, kendisinden bahsedildiğini fark edince hemencecik uygun bir cevap buldu. “İnsanın sövmeye bile hali kalmadığından olabilir mi?” Erkekler onu anladığını belirtircesine yemeğine döndü, bu konu hakkında daha fazla konuşmayı istemedikleri belli, oldukça sinir bozucu bir Pazartesi başlangıcını unutmaya çalışıyorlardı.

Harry, “Bahse varırım Profesör Moyer, her şeyi unutturur.”

Ron, “İnanmayacaksın Hermione ama Harry’le yeni konuya dünden çalıştım.”

Harry, Ron’u evetlerken Hermione gerçekten de inanamıyor, şaşakalmıştı. “Ciddi misin?”

Ron onu şaşırttığına sevinerek onayladı ve bir tane kek kaptı. “Sen o sırada cezadaydın. Sahi, Snape seni ne zaman bırakmayı düşünüyor?”

Hermione de bir tane kek alırken onlara bakmamaya çalıştı. Zihinbend öğrenmek kolay değildi. Snape bunun, Karanlık Sanatların bambaşka bir dalı olduğunu söylemişti. Öğrenmek aylar, hatta yıllarınızı alabilirdi. Böyle düşününce, o isterse sene sonuna kadar bile ‘cezalı’ olabilirdi. “Bilmiyorum, bu konuda bir şey söylemedi.” Aslında ne kadar süreceği biraz da kendisine bağlıydı, bu yüzden her akşam elinden gelenini yapıyordu fazla sürmeyeceğini umarak.

“Sormayı düşünüyor musun?”

“Sorarım,” diye savuşturdu kız. Tabi ki sormayacaktı, hele de Snape gününde değilse buna teşebbüse bile gerek yoktu. Belki daha sonra, yatıştığında sorardı. Bahsi geçmişken öğretmenler masasına göz attılar. Gerçekten de gününde değildi Snape, bir bakışta anlaşılıyordu. Sonra Brandon’ı aradı gözler ama yemeğe gelmemişti.

*

Ormandayken özgürlüğü hissediyordu. İnsanların olmadığı bu sessiz yerde, daha çok kendisiydi; rol yapmak zorunda olmayan bir Vampir…

Hızla koşarken kendisinden kaçmakta olan genç bir ceylanın peşindeydi. Atak yapıp onu yere serebilirdi ama amaçsızca koşmayı da sevmezdi hiç. Ceylanın korkuyla dolan kalbinin sesini duymak, çaresizce kaçma girişimlerini görmek eğlendiriciydi. Birden önüne geçerek yolu kesti, ceylan haykırır gibi bir ses çıkardı ve geri dönerek koşmaya devam etti. Artık eğlence sona ermeliydi, açtı, ceylan gibi onun da enerjiye ihtiyacı vardı.
Brandon hızlandı ve atağını yaparken hayvanı kapana kıstırır gibi boğazından yakalayıp sertçe yere çarptı. Hayvancağız olduğu yerde tepinerek duruma itiraz ediyordu, sonra gözünün kenarından yaş geldi. Öleceğini anlamıştı. Nitekim keskin dişler hemen boynuna gömüldü ve inleyerek tepinmeye devam etti. Kanı vücudundan hızla çekilirken Brandon’ın çenesinden sızıyor, toprağa akıyordu. Genç adam inledi. Ilık sıvının boğazından geçerken ki duyuma bayılıyordu. Soğuk bedeni yavaşça ısınıyor, enerjisini geri kazandığını hissediyordu. Ağzını iyice bastırdı, emdi, içti, içti. Ceylan öldüğünde yalnızca birkaç saniye geçmiş, içi çoktan boşalmıştı. Brandon, hayvanı bırakırken doğrulup derince nefes aldı, cebinden mendilini çıkarıp ağzını ve çenesini sildi. Doymamıştı. Bir taneyle kim doyardı ki? Fakat buna alışmak zorundaydı. En azından bir süre böyle idare edebilmeli, zararsız olduğunu ispatlayabilmeliydi. Böylece dikkatli gözler bir süre sonra üzerinden çekilecekti.

Yerden kalkarken dişine bir şeyin takıldığını hissedip çıkardı. Ufak bir et parçasıydı, fiske vurur gibi fırlatıp attı. Sonra bedeni soğumuş leşe bakıp, “Neden daha taze değildin sanki?” diye şikâyet etti. Kanlı mendili cebine geri tıkıyordu ve artık derse gidebilirdi.

*

Hermione, genç Profesörü izlerken ne yeni ne de alışıldığından farklı bir şey görebiliyordu onda. Brandon, her zamanki gibiydi. Yalnızca biraz daha neşeli, daha az ciddi, daha seri ve hayat doluydu. İç çekti. Pekâlâ, artık bu kadar saçmalık yeterdi. Ne Snape ile ne de Brandon ile bağlantı kurmaya çalışarak kafasını meşgul etmek istemiyordu, dün geceden beri uykusuz kalmasına sebep olan bu konudan sıkılmıştı artık. Snape, her zamanki Snape’ti ve her sene olduğu gibi Karanlık Sanatlar Profesörüne gıcık kapmıştı işte o kadar. Bu kadar çok düşündüğü için kendisine kızdı. Hem şu anda dikkatini vermesi gereken bir ders vardı. Hızlıca Ölü Varlıklar ve Doğası bölümünü açtı, sınıfla birlikte heyecanla beklemeye koyuldu. Platformda büyükçe bir sandık, dehşet verici biçimde olduğu yerde takırdıyordu.

Brandon da kendi kitabına özensizce bir göz attı. Sanki bakmasına hiç gerek yoktu ama nezaketen dikkate alıyor gibiydi. “Herkes istediğim sayfayı açtıysa sadece beni dinlesin.” Sonra sınıfın giriş kısmına yakın bir yere asasını doğrultup projeksiyona benzer tuhaf, çoklu bir makineyi çalıştırdı. Makinadan çıkan ışık, karanlık sınıfı aydınlatıp beyazperdeye vurduğunda oldukça çirkin bir yaratığın resmi, öğrencilerde tiksinme dolu sesler çıkarmasına sebep oldu.

“Bu ve bunun gibi birkaç varlığı tanıyacaksınız. Siz onlara ‘yaratık’ diyorsunuz ama bence yaratıktan çok öteler, onlara ölümle tanışan insanlar diyebiliriz ya da ölü varlıklar. Yeryüzünde sonsuza dek ölü olarak hüküm sürecek olan lanetli sesler ve bedenler…”

Brandon sınıfa döndü, perdedeki resmi işaret ediyordu. Bir deri bir kemik kalmış, iskeletimsi, göz çukurları boş varlığı.

“Bu bir inferius. İnferius’lar aslında sadece ölü bedenlerdir fakat Kara Büyü ile canlandırılırlar. Bir çeşit zombi diyebiliriz ve eskiden Karanlık Büyücü, yani ismi lazım olmayan, onları hizmetkârları olarak kullanmıştır. İnferiuslar, ateş ile durdurulabilirler. Ateş büyüsünü biliyorsunuz, incendio ya da geniş çapta yapmak isterseniz incendio duo’dur. Not almayacak mısınız?”

Tüy kalemler anında çekildi, Brandon inferius hakkında ayrıntılı bilgiler vermeye devam etti. Kalemler durunca perdedeki resim değişti, bu kez bir mumya gösteriliyordu.

“Mumyalar.” dedi Brandon sınıfta dolaşırken. “Ölümden sonra hayata inanan Mısır’lı insanlar, bedenlerin bozulmadan kalmasını sağlamak için mumyalama yöntemini uyguladı. Fakat elbette bu Muggle’ların bildiği kadarı. Biz ise onların, ölümden sonra hayata inandıkları için bedenleri sadece mumyalamakla kalmadıklarını, öldükten sonra da yaşam belirtisi göstermesi için efsunladıklarını biliriz. Piramitler de Kral veya Kraliçe adına yapılan mezarlardır. Detaylarını Sihir Tarihinde göreceksiniz.”

“Keşke Sihir Tarihini de siz verseydiniz,” dedi Slytherinden bir kız suratsızca. “Profesör Binns’in sizin kadar ilgi çekici anlatacağını sanmıyorum.”

Brandon güldü. “İltifat için teşekkürler,” Yine o reveransı yaparak bir an sınıfı şaşırttı. “Profesör Binns, muazzam biri. Belki sıkıcı ve süreksiz konuşabiliyor ama bilgisi hayranlık uyandırıcı.”

“Çünkü hayalette ondan…” diye burun kıvırdı Draco Malfoy. Slytherin grubu gülüşürken ona katılıyordu. “Yapacak başka işi yok.”

“Ne yazık ki… Söyleyin, ölü varlıklar ve doğası sınıfına giren hayaletler hakkında başka ne biliyorsunuz, Bay Malfoy?”

Draco ukala tavırla sıralamaya başladı. “Yemek yiyemezler, uyuyamazlar, duvardan duvara geçerler, insanları korkuturlar,” O sıralarken kıkırtılar sınıfı sarıyordu yine. “Ve şaklabanlık yaparlar.” diye tamamladı Draco. “Pevees gibi.”

“Yeter, yeter.” Brandon da gülüyordu.

“Tabutlarından çıkıp dolaştıkları doğru mu Profesör? Mumyaların?” diye konuyu değiştirdi Ron. “İkiz ağabeylerim mumyaları uyandırıp Percy’nin peşine saldığını iddia ediyorlar.”

Sınıf güldü, Brandon da onlara katıldı.

“Doğru ama sadece köle mumyalar için. Çünkü köleler, Kral ve Kraliçelerini korumakla yükümlüdür. Hükümdarlar sonsuz uykusunda rahatsız edilmeden yatarken, onlar etrafta dolaşır ve bekçilik yapar.”

Beyazperdedeki resim yine değişti. Bu kez görüntü daha korkunçtu; çığlık atan insanlar, yaralı insanlar, parçalanmış insanlar vardı ve bütün bunların ortasında adeta kahkaha atar gibi ağızları açık, sivri dişlerinden ve dudaklarından kan damlayan Vampirler vardı.

Sınıfta rahatsız edici bir sessizlik oluştu. Brandon da aynı derecede rahatsız olurken slaytı değiştirdi hemen. “Şunu söylemeliyim ki,” dedi gözlerini Hermione’den alamazken. “Vampirler artık sandığınız kadar vahşi değiller.” Hermione’nin dikkati de not tutmak için Brandon’daydı ama iki dakika kendisine bakmayı kesmeyen o gözler yüzünden bunu yapamıyordu. O kadar… Keskindiler ki ve neredeyse hipnoz edici.

“Haklarında bilmeniz gereken ilk şey, onlara ‘kan emici’ dememeniz gerektiği.” Gergin gülüşmeler oldu. Daha sonra Brandon, sarımsaktan hoşlanmadıklarının bir söylenti olduğu gibi ufak tefek şeylerden, ölü varlıklar arasında en akıllısı olduklarından ve yaşamı teoride ölü biçimde sürdürdüklerinden bahsedip çabucak özet geçti.

Hermione, “Profesör, biraz hızlı geçmediniz mi?”

“Çok önemli değil, Bayan Granger. Sınavda sormayacağımdan emin olabilirsiniz.”

“Ama-”

“Şimdi Ölüm Perilerini inceleyelim. Bir diğer adıyla, Orman Perileri…”

*

Akşam yemeği de Karanlık Sanatlar dersi kadar keyifli geçmişti. Karanlık Sanatlar dersi umduğundan daha iyi gidiyordu ve her ders bir öncekinden daha ilginç oluyordu ya da aslında ilginç kılan Brandon’dı. Fakat kötü başlayan günün kötü şekilde sona ereceğine dair hissi içinden atamıyordu. Snape’in halen sinirli olmadığını umdu. Onunla yapacağı Zihinbend dersine kadar biraz daha dinlenebileceği boş vakti varken arkadaşlarıyla Ortak Salona gitmekten vazgeçip kütüphanenin yolunu tutmuştu. Harry ve Ron’la kafa dağıtmak güzeldi ama kitapların yeri onda başkaydı. Keşke son sınıf olsaydı, Yasak Bölümden zihni savunma ile ilgili kitaplara bakmak için izin almak zorunda olmazdı.

“Vampirler,” diye mırıldandı nedense. Kütüphaneye girince ‘V’ bölümüne yöneldi içgüdüsel olarak. Brandon, onlar hakkında ciltlerce kitap yazıldığını söylemişti. Belki de derste detaylara girmeyerek araştırılmasını istemişti. Vampirlerle ilgili gözüne çarpan ilk kitabı indirip incelemeye koyuldu. Kitaba hemencecik konsantre olduğunda buraya geldiğinden beri bir saatin geçtiğini fark etmemişti bile.

“Merhaba Hermione.” dedi bir ses arkasından fısıldayarak.

Genç kız boş bulunarak irkildi ve döndü, Brandon yanına oturmak için sandalyeyi çekiyordu.

“Profesör?” Aklına gelen ilk kelime buydu. Burası öğrencilere özeldi ama görünüşe göre buraya girmesinde Madam Pince bile sakınca görmemiş gibiydi.

“Hermione, derste değiliz. Bana ders dışında Profesör demezsen sevinirim.” diye surat astı genç adam son kez uyarır gibi.

“Ah, sadece şaşırdım. Burada olmaman gerekirdi.”

“Madam Pince ile anlaştık.” Hermione’nin önündeki kitabı kapattı. “Çalışmaya ara vermelisin.”

“Şey- kabalık etmek istemem ama neden buradasın?”

“Seninle konuşmak için elbette.”

“Burada konuşmasak? Madam Pince ses konusunda epey hassastır da.”

*

Gözlerden uzağa, araziye doğru yürürlerken sessizdiler. Brandon’ın konuşmak istediği belliydi fakat buraya gelene kadar tek kelime bile etmemişti. Hermione bu tuhaf sessizlikten rahatsız olmuş, onun bir şeyler söylemesini bekliyordu. Sonunda sessizliği bozmak adına laf olsun diye, “Hava kapalı,” dedi. “Yine yağmur yağacak.”

“Kapalı havayı severim.”

Sonra yine sessizlik oldu. Genç adam da hava kadar kasvetliydi.

“Bir sorun mu var, Brandon? Sen ve Profesör Snape arasında-”

Brandon durdu ve şştledi. “Profesör Snape hakkında konuşmak için gelmedim sana.”

“Şey- o zaman konu nedir?”

“Sen.” Brandon yutkundu. “Seni anlamaya çalışıyorum. Sandığımdan daha karmaşık gibisin.”

“Nasıl karmaşık?”

“Yani basit değilsin, neredeyse özelsin. Sadece zeki olduğun için değil. Neden diğerleri gibi davranmadığını anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum ve bu beni sinir ediyor.”

“Seni sinir ettiğim için özür dilerim.” Hermione sırıttı.

Brandon da sırıttı. “Yine de bu hoşuma gidiyor ve ben sinirlendiğimde gerçekten kötü sinirlenirim. Bu yüzden seni anlamadığım gibi kendimi de anlamıyorum. Beni karmakarışık ediyorsun.”

Hermione gözlerini kaçırdı. Yanakları ister istemez pembeleşmişti. Çünkü daha önce kimseye bunu hissettirdiğini sanmıyordu, Brandon gibi mükemmel birini karmakarışık etmek?

“Ben de seni karmakarışık etmek istiyorum. Bunu yaparsam dengeyi sağlayabileceğim ama görünüşe göre seni etkileyemiyorum bile.”

Hermione ona baktı. “Hayır, hiç de değil.” Yutkundu. “Sen, gerçekten etkileyicisin. Daha önce senin kadar çekici birini görmedim, kibarsın, bilgi dolusun, harika ders veriyorsun-”

“Ama?” dedi Brandon kusur arar gibi.

“Sadece… Benim için fazla mükemmelsin.”

“Sorun bu mu, senin için fazla mükemmel olmam mı?

“Evet.”

“Ve sen mükemmeli istemiyorsun öyle mi?”

“Şey- evet öyle ve mükemmel birine denk olamayacağımı düşünüyorum.”

“Ya mükemmel değilsem?”

Hermione güldü. “Saçmalama, tabi ki öylesin.”

Yürümeye devam etti.

Brandon, “Kimse mükemmel değil,” dedi ona eşlik ederken. “Hermione. Bunu bilmen gerekir.”

“Evet; ama herkes hata yapar sonuçta, değil mi?”

“Anlamıyorsun!”

Tekrar durdular. Brandon sinirlenmiş, burnundan soluyordu. Sonra sakin olmaya çalıştı. Hermione’yi ani tepkisiyle şaşırttığını fark etmişti.

“Bağırmamalıydım,” Özür diler gibi Hermione’nin kahverengi, kıvırcık saçlarına dokundu. “Keşke sana tamamen açık olabilsem.”

“Sorun değil,” dedi Hermione hemen.“Bana karşı açık olmak zorunda da değilsin. Ne hissettiğini anlıyorum, gerçekten.” Brandon, saçlarıyla oynamaya devam ediyordu. Sonra parmağıyla yanağına dokundu.

“Çok güzelsin.”

Dokunduğunda ürperiyordu Hermione, soğuklardı ama aynı anda dokunduğu yerler ısınmıştı da. Gözleri de yakıcıydı, bakamıyordu ve birazdan alev alacağından korktu genç kız. Fakat alev almak yerine tamamen donmuştu, kımıldayamıyordu. Brandon yaklaştı, biraz eğildi ve yanağını öpmek istedi ama Hermione her ne olduysa buzlarının çözüldüğünü hissedip kımıldamış ve kenara çekilmişti. İş olsun diye saatine baktı ona bakmaktansa.
Sonra inanamadı, o kadar olmuş muydu? Çığlık atacakmış gibi ağzını açtı; bir değil, bir saat on dakika olmuştu ve on dakikadır da bekleniliyordu! Lanet olsun! Snape, bekliyordu! Saatine bakmak aklından geçmeseydi ne olacaktı peki?!

“Gitmeliyim!” dedi haykırarak. Müthiş paniklemişti, koşmaya başladı ve koşmasına rağmen bir on dakika da yolda kaybedecekti.

O koşarken Brandon gülümsedi. İlk etapta izin vermeyecekti tabi, daha zamanı vardı ve hedefine doğru gidiyordu yavaş yavaş.

*

Hermione soluk soluğa ofise geldiğinde kapıyı tıklayacak gücü bile kalmamıştı. Koşmaktan bacakları acıyordu. Yüzünü buruşturdu, kapıya güçlükle tıkladı. İçeri girdiğinde Snape, hâlâ onu bekliyordu.

“Zahmet ettin.” dedi buz gibi ses.

“Profesör, çok özür dilerim. Ben, kütüphanedeydim. Zamanın nasıl geçtiğini-”

Lanet olsun. O bakışlar hiç de hayra alamet değildi. Zaten bugün yeterince sinirliydi Snape ve şimdi de damarına basmıştı. Ah, lanet olsun.

“Mazeretlerini duymak istemiyorum. Şu andan itibaren ders saati iki katına çıktı ve eğer bir kez daha geç kalacak olursan ben de ikinci dönem bu dersi tekrarlayacağım.”

Hermione buna da şükrederken bir daha asla ama asla geç kalmayacağına yemin etti içinden. Yine de çok gergindi, Snape’i tanıyorsa bu kadarla kurtulamazdı.

“Otur,” diye emretti Snape.

Genç kız tereddütsüz emre uydu, zaten koşmaktan bitap düşmüştü. Sandalyeye yerleşti. Snape de yerinden kalkarken masadan asasını aldı.

“İşe önce bana yalan söyleyip söylemediğinle başlayacağım. Gerçekten kütüphanede miydin, Granger?”

“Evet, Profesör.”

“İyi. Ne çalışıyordun?”

“Vampirlerin Tarihçesi.”

Snape’in kaşı havalandı. “İlginç. Bugün onu mu işlediniz?”

“Sayılır.”

“Demek, sayılır. Yoksa sevgili ben-çok-mükemmelim Profesörünüz bu konuda yeterince bahsetmedi mi?” Snape’in keyfi yerine gelmiş gibiydi.

Hermione, “Sanırım detayları bizim araştırmamızı istedi.” derken kaşlarını çatmıştı. Snape’in ondan hoşlanmadığına hep dolaylı olarak şahit olan Hermione, az önce kendi ağzından duymuştu.

Snape, burnundan hıhladı. “Eminim öyledir. Her neyse. Egzersiz yapıyor musun?”

“Şey-bazen.”

“Bazen diye bir şey yok, Granger. Hiç laf dinlemiyorsun, değil mi? Bundan sonra çalışacaksın, yoksa kötü olur.”

“Evet, Profesör.”

“Şimdi kafanı boşaltman için bir dakikan var.”

Hermione gözlerini kapattı hemen ve hiçbir şey düşünmemeye çalıştı ama Snape, her ne kadar bunun mümkün olduğunu söylese de imkânsızdı işte, düşünmeden duramıyordu ki. Aklına sürekli bir şey geliyordu; Harry ve Ron şu an ne yapıyordu, Snape niye bu kadar sert insandı, Brandon çok güzel olduğunu söylemişti ama kendisi buna katılmıyordu falan, falan, falan… Lanet olsun, zihni bir dakika çalışmayı kesseydi keşke.
Birden düşünceleri yönlendirildi. Süresi dolmuştu bile, Snape kafasının içinde gezmeye çıkmıştı ve geçmişe gitmesini söylüyordu, herhangi bir zamana. Böylece Hogwarts mektubunu aldığı günü düşündü ama bunu yapmamalıydı, ona uymaması gerekiyordu. Bağlantıyı koparmaya çalışırken Snape’in sesini beyninde işitti.

“Göster bana. Mektubu görünce inandın mı?”

Hayır, inanmamıştı. Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu mu? Kesin okuldan birileri dalgaya almaya çalışıyordu. Koşarak mutfağa gitti ve mektubu annesine gösterdi önce.

“Annen ne dedi?”

Hiçbir şey. Sadece şaşkınca bakmış ve sanki bunu normal karşılamış gibiydi. Annesi de mektubu babasına göstermek için salona gidiyordu. Üstünde daha önce hiç görmediği bir mühür vardı ve yazı oldukça ciddiydi, ayrıca kızları bazen tuhaf şeyler yapabiliyordu farkında olmadan. Hermione de annesinin peşinden gitti.

“Ailen sendeki potansiyeli görmüş, şanslısın Granger. Bazı Muggle anne babalar, çocuklarını göndermemek için elinden gelenini yapabiliyor oysa.”

Harry’nin akrabaları gibi…

Görüntüler gitti. Snape, bıkkınlıkla baktı. “Uğraşmıyorsun bile. Sana kendini bırak diyen kim? Benim sesimi duyduğun zaman dinlemeyeceksin. Bir daha deniyoruz.”

Snape, kafasının içine girdiğinde bu kez Üç Büyücü Turnuvası çekilişlerini hatırlamasını istedi.

“Potter’ın adı çıkınca ne düşünmüştün?”

O yapmamıştı, yapamazdı. Fred ve George bile yaş büyütme iksiriyle Kadehi kandıramamıştı. Bir terslik olduğunu düşünmüştü elbette ama Harry’nin adının o kadehten nasıl çıktığını da anlayamamıştı. Ah, ne diye bunları düşünüyordu ki? Onu dinlememeliydi.

“Evet, Granger, güzel başlangıç. Kafanın dikine git, her zaman yaptığın gibi.”

Her zaman kafasının dikine gitmiyordu ki!

“Cevap verme. Bulgarlıyla çıktığın dedikoduları doğru muydu?”

Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Ona neydi ki?

“Soru sordum.”

Hayır, vermeyecekti.

“Doğru muydu dedim. Granger? Sana diyorum.”

“Ah!” dedi sesli olarak. Başı ağrımıştı. Snape, zorluyordu.

Doğruydu.

Aynı anda bağlantı yine gitti.

“Gardını çabuk düşürdün. Baştan.”

“Ama başımı ağrıttınız!”

“Ağrıyacak, Granger. Şimdi sus ve kafanı boşaltmaya çalış. Legilimens.

Victor Krum, “Hermivan.” diyordu durmadan. Ona bir türlü adını söyletemiyordu.

“Hayır, Victor. Her-mi-one. Mi-one.”

“Her-mio-van.”

“Of!”

Anı kayboldu. Snape bu kez günümüze gelirken Hermione’ye istediği şeyi düşünmesi için direktif vermeden kendisi buldu, Brandon’la en son ne konuştuğunu görmek istiyordu. Hermione anında dehşete kapıldı. Bunu göremezdi! Eğer görürse… Buraya gelmeden önce aslında neden geç kaldığını anlayacaktı. Lanet olsun!

“Direniyorsun bakıyorum. Niye, çok mu özel Granger?”

Evet özeldi. Onu ilgilendirmezdi!

Brandon, “Hermione, derste değiliz. Bana ders dışında Profesör demezsen sevinirim.”

“Bak, bak. Ne kadar da samimi…”

Hermione silmeye çalıştı. Snape’in görmek istediği şeylere set çekmek istiyordu. Bunu çok istiyordu.

“İstemek yetmez. Kafanı zorla.”

Brandon sırıtıyordu. “Yine de bu hoşuma gidiyor ve ben sinirlendiğimde gerçekten kötü sinirlenirim. Bu yüzden seni anlamadığım gibi kendimi de anlamıyorum. Beni karmakarışık ediyorsun.”

Lanet olsun, kes şunu, kes! Düşünme! Hermione sandalyeyi sıkıca tutmaya başlamıştı. Kafasını kapatmak için gerçekten zorluyordu.

Brandon, “Kimse mükemmel değil, Hermione. Bunu bilmen gerekir.”

“Dedi mi, bunu gerçekten dedi mi?” Snape’in sesi eğleniyor gibiydi. “Şova devam et, Granger.”

Göstermeyecekti. Eğlenceli değildi bu, özeliydi çünkü. İstediği an bakamazdı! Kafasının içinden çıkıp gitmeliydi!

Brandon, “Çok güzelsin.”

Hermione birden o kadar sinirlenmişti ki… Beyaz bir kağıt düşündü. İlham gelmişti sanki. Sadece beyazlık. Bulut gibi. Bomboş bir levha olmalıydı zihni ve Snape hiçbir şey görmemeli, ona sisten başka bir şey göstermemeliydi. Bu böyle devam etti, biraz uzun sürmüştü. Sakinleşiyordu. Kafasının zorlanmadığını hissedince gözlerini açtı. Snape karşısında, kendisi kadar sakin, bakıyordu. Beklediğinin aksine kızgın değildi. Ne olmuştu?

“Fena değil.”

*

“Fena değil miyim?” Hermione şoke olmuştu.

“Fazla sevinme, kendi çapında iyiydin sadece.” dedi onun mutlu olduğunu anlayan Snape. Baltalamak değildi amacı ama yine de çok fazla sevinmemeliydi, henüz başlangıçtaydı.

Hermione’ye ara verdiklerini söyledi ve onu ofisten kışkışladı.
O gidince de rahat nefes aldı. Zihinbend yapmak kadar sıkıcı bir iş olamazdı fakat Granger’ın kafasının içindekiler, harcadığı saatlere değiyordu sanırım. Vampir çocuk, Granger yüzünden çözülmeye başlamıştı. Hah. Ayrıca Granger’dan hoşlandığı tahmininde de yanılmamıştı, kıza çok güzel olduğunu söylerken onu yiyecek gibiydi neredeyse. Granger için tehlike arz ediyordu. Sonuçta canavardı o, kendi türünü anlatmaya çekinen lanet bir kan emici.
Yine de bu konuda şimdilik Dumbledore’u uyarmayacaktı. Eğer Granger da ondan hoşlanacak olursa işte o zaman bunu kan emicinin aleyhine kullanacak ve okuldan attırabilecekti; bir öğrenciyi baştan çıkardığı için.
Güne morali bozuk başlamıştı Snape ama şimdi yavaş yavaş keyifleniyordu, sırıttı.

*

Hermione Ortak Salona döndüğünde, günün kötü sonlanacağı hissinde yanılmıştı ve buna seviniyordu. Yine de Ginny’i bulduğunda usulca yanına sokulmuş, onu köşeye çekmiş ve kötü olduğunu düşündüğü bir haber veriyordu.

“Ne oldu?” dedi Ginny merakla.

“Sana söylemem gereken şeyler var ama burada olmaz.”

Ginny de onu çekti ve hemen uygun bir köşe buldu. “Anlat, Snape hakkında mı?” Heyecanlanmış gibiydi. “Yoksa yine yarı-çıplak mı gördün onu, haha.”

Hermione o gün olanların aslını bir tek Ginny’e anlatmıştı.  “Sırıtmayı kes, Gin. Hayır, bu kez Brandon hakkında.”

“Ne olmuş ona?”

“Benden hoşlanıyor ya da âşık sanırım, tam bilmiyorum.”

“Ne?!”

“Şşşt!”

“Hermione, delirdin mi? Bu harika!” diye fısıldadı Ginny. Yüzünde şapşalca bir neşe ifadesi vardı. “Kötü bir şeymiş gibi söylüyorsun bir de!”

“Kötü çünkü.”

“Ah, hadi ama! Bütün kızlar onunla çıkmakla ilgili hayaller kuruyor,” Sesini biraz daha alçalttı ve ekledi. “Harry’e çaktırma, ben de kurdum.”

“Ginny, aptallaşma. Her şeyden önce bir Profesör o.”

“Kimin umurunda ki? Eğer onu kaptıysan Hogwarts dışında Profesörün olmayacak! ” Ginny soluklandı. “Aman Tanrım, bir de surat yapıyor. Sevinmelisin Hermione…”

“Ben, bilmiyorum. Bazen çok tuhaf bakıyor. Sanki-” Hermione bunu söylemekten son anda vazgeçti. Ginny, bahanelerini daha fazla dinlemek istemiyordu. Biraz daha devam ederse onu küstürecek gibiydi zaten.

“Sana tuhaf tuhaf bakmasının sebebini bana açıklattırmayacaksın, değil mi Hermione? Asıl sen aptallaşma, bir daha öylesini bulamazsın!”

“Tamam, tamam, anladık.”

Ginny onun boynuna atladı. “Ah, senin adına nasıl mutluyum! Lanet olsun, bunu bütün okul bilse keşke!”

“Oldu. Sonra kızlar beni gece uyurken öldürsün.”

Ginny geri çekilirken ikisi de gülüştü.

“Gel, yine şişe çevirmece oynayacağız.” Hermione itiraz edecekken sırıtarak atıldı. “Söz, sapıtmak yok.”

 

17 Yorum

Filed under Moonlight | Snamione

17 responses to “Moonlight | Chapter 8

  1. @Odi:

    İlginç bir düşünüş biçimin var. Brandon’ın avlanırken özünde nasıl bir şey olduğunu buradan değil de, Hermione’nin yanında kendisini bir an kaybedip sinirlenmesinden yola çıkarak hatırlaman yani. Eh doğru tespit, bence de bu şekilde daha tehlikeli.
    Of, tahminlerin beni şaşırtıyor hep. Kafamdakilere yakın konuşman bir bakıma rahatsız edici bile oluyor.:D “tehlikeli okuyucu” kategorimdesin artık. Sırf bu yüzden bile bir takım düşüncemi değiştirebiliyorsun ve tetikteyim.

  2. @Busura:

    Dedikodu ve Snape’in iyi bir ikili olacağını sanmam:)) Brandon’dan soğumayan kalmadı pek sanırım bir-iki kişi haricinde. Normaldir:) Peki, görüşürüz tekrar. Çav.

  3. @Tugce:

    Brandon şirinden ziyade çekici bence:)) haha o tarz hareketler olur böyle tiplemelerde, kendini beğenmemesi mümkün mü ki hele de sıradan birine göre gücü varken kendine güvenmemesi? Hm, evet şimdilik ona romantik gözüyle bakabiliriz. Katılıyorum.
    Hermione zeki kız, mutlaka bir şeylerin kokusunu alacaktır tabi radardan çıkabilirse haha:D

  4. @CarpeDiem: Allah Allah, ne kadar tanıdık bir nick.:D

    Moralini düzeltebilmesine sevindim amaç bu zaten, keyfinizin yerine gelmesi.:)
    Giriş merasimini okurken yüzümden memnun bir gülüş eksik olmadı, teşekkür ederim. Yapmış olduğum şeyi değil de bunu nasıl yapmış olduğumu takdir etmen cesaret verdi. Keşke daha iyisini yapabilsem diyorum ama roman da yazmıyorum o yüzden rahatlık var üzerimde ama yine de elimden geldiğince basit olmamaya çalışıyorum. Akıcı olursa hikayeye dahil olmak daha kolay oluyor ve genelde sorgulamazsın. O yüzden çok kere yazdığım bir paragrafı silip baştan yazdığım oluyor, anlatım biçimini beğenmediğim için. Bu nasıl bir cümle, paragraf veya kurgu yahu deyip komple silebiliyorum. Yaptığım şeyi görmene sevindim gerçekten, teşekkürler tekrar.

    Evet, gelelim esas konuya.:) Kesinlikle, Hermione de pekala kendisini kaptırabilirdi ama dediğin gibi onda “tuhaf” şeyler seziyor. En basitinden adlandırdığı o sapıkımsı bakışlar mesela tuhaf bir durum onun için. Hermione açısından bu ikili nasıl olur şahsen bilmiyorum yazar olarak. Ciddiyim bu boyutu henüz tam anlamıyla tasarlamadım çünkü:D Fakat Brandon açısından nasıl olacağını hemen hepiniz tahmin edersiniz:) Snamione cephesinde seni hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama umutlu olmana sevindim:) Anlaşıldı, sen de ağırdan almamam için sinyal verdin. Teslim oluyorum ve bu bu konuda bir şeyler yapacağım.:)

    Yorumun çok hoştu, keyif aldım okurken. Zahmet etmişsin, teşekkür ederim. Tekrar görüşmek üzere umarım:)

  5. odi

    Amanın kurguya yönelik açık verici tahminler de mi bulunmuşum? Öyle olsa bile sırf bu yüzden kafanızdaki hikayenin yön değiştirmesini istemem. Aynı sebepten ileri bölümlere yönelik temennilerde bile bulunmaktan kaçınıyordum. Biraz daha romantik gelişmeler olsun, biraz da şu cepheden görelim vb. gibi. Çünkü sipariş veriyormuş gibi olmak ve kafanızdaki rota neyse ondan sapmanızı istemem. Ben isabetli çıkarımlar yapabiliyorsam bu sizin hikayeyi okuyucuya hissetirmekteki başarınızdandır aslında. Ne desem bilemedim şimdi mahcup da oldum tehlikeli okuyucu falan.:) Ben en iyisi daha dikkatli ve fazla kurcalamayan yorumlar yapayım.:)

  6. @Odi:

    Hayır, seni kısıtlamak istemem ben. İçinden nasıl geliyorsa öyle yorum yapmaya devam et. Öyle büyük değişim yaratmıyorsun düşüncelerimde. Benim rotam belli çünkü.:)

  7. CarpeDiem

    İçini ferah tut! Yapabileceğinin en iyisini yapıyorsun bence. Seni bir nebze olsa da cesaretlendirebildiysem benim açımdan da çok güzel bir şeyler.
    Hermione/Snape/Brandon cephesine merakla bekliyorum. Senin hayal dünyanda işler baya karışacak gibi duruyor.
    Ayrıca hiçbir şekilde zahmet değildi yorum yazmak. Okuması kadar keyifli. Bir kez daha kalemine sağlık.
    Yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum!

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s