Bölüm 19


Yazar Notu: Yaz sıcağı ve tatilden olsa gerek ipler gevşedi. İlham perileri cirit atıyor :P Bu bölümde Gringotts’u nasıl yazmam gerektiği konusu beni zorladı. Hatta buna fazlaca yer verdiğimi düşünüp vicdan muhasebesi bile yaptım, orayı burayı kırptım, baştan yazdım vs. Böyle olunca da farkında olmadan SS/HG çiftini sona kaydırdım iyice. Diğer bölümde bunu değiştirmeyi düşünüyorum artık. Bu bölümde yine geriye dönüşler yaptığımızı unutmuyoruz. Evet, sözü kısa keserek iyi eğlenceler dileyeyim. :)

Önceki Bölümde:

“Bana dokunduğunu hissettiğim her an senden nefret ettim, en zayıf anımdan bile faydalanıyordun, pisliktin ve layığını bulmanı diledim. Öyle ki, bazen rüyalarımda ölüyordun.”  Hermione durdu, soluklandı sonra devam etti. “Ve şimdi… Bu söylediklerimin gerçekleşmesinden korkuyorum… Korkularımın gerçekleşmesine izin verme, lütfen…”

~

 Harry, “Ne yapacağım biliyor musun? Kasana gireceğim ve sana emanet edilen o çok değerli kupayı çalacağım.

Bellatrix’in soluğu kesildi. Ağzı sonuna kadar açık kalmıştı. Gözleri titreşiyordu, bedeni de. Elleri zangır zangır titriyordu.

“Sen- sen… Bunu nasıl… Hem… Kasama giremezsin. Ben olmadan, asla giremezsin! O şey işe yaramaz!”

“Yoksa unuttun mu? Neden Hermione senin kılığında saatlerce prova yapıyor sanıyordun?”

~

“Lanet olsun Hermione, eğer onunla yatmak istiyorsan hemen şimdi söylesen iyi edersin!”

Hermione’nin ağzı şokla sustu, tüketmek için ciğerine çektiği nefesi ağzında donakalmıştı. Ron’a vurmak istedi. Tüm gücüyle. Ama nedense eli kalkmadı.

“Sen… sen… adisin!

~

“Yeterince zayıf,” dedi Voldemort. “Bütün gece Cehennemi yaşadığını hissettim, Nagini. Tuhaf, değil mi. Cehennem insanlara hep sıcağı çağrıştırıyor… Niçin soğuk olmasın? Buzdan bir cehennem?”

~

Hermione ikisine bakarken midesi bulanmış gibiydi, yine de küçük şişeyi fondipledi. Çok özlü iksir beklediği kadar iğrenç olmayınca, “Tadın güzelmiş,” dedi Bellatrix’e bunu beklemediğini itiraf edercesine.

“Öyledir,” dedi Bellatrix de sesinde imayla. Alaylıydı. “Severus da bundan hoşlanırdı.

“A, şaşırttım mı? Beni buraya nasıl getirdi sanıyordunuz?”

Kıkırdadı.

“Bunu yapabilmesinin tek yolu vardı o da… İçime girmesi.”

Hermione donakaldı. Nefes alamadığını hissederken kalbi inanılmaz hızlı atıyordu.

“Bu kadar zırvalık yeter,” dedi Harry. Besbelli ona inanmıyordu. Daha önce Ron’u bu şekilde kızdırmaya çalışmıştı çünkü. “Hermione, hazır mısın?”

Hermione güçlükle cevap verdi. “H-Hazırım…”

“Hermione, sesin?”

“Hazırım.” diye tekrar etti. Şimdi tam anlamıyla Bellatrix’in bir kopyasıydı. Fakat Hermione, az önce duyduklarına aslında hiç hazır olmamıştı…

 19. BÖLÜM

Konsantre olmalıydı. Grimmauld, çok uzakta kalmıştı artık. Odaklanmalı ve Hermione Granger gibi düşünmeyi bırakıp, Bellatrix Lestrange olmalıydı. Onun gibi olmak; onun gibi giyinip, onun gibi konuşmak, onun gibi davranmak demek değildi. Bu yüzden onun gibi düşünmeli ve onun gibi hissetmeliydi, ancak o zaman inandırıcı olabilirdi rolünde.
Bir katilim, diye düşündü genç kadın o olmaya çalışırken. Karanlık Lord’a olan sadakatim tartışılamaz. Melezlerden de Bulanıklardan nefret ettiğim kadar nefret ederim. Kanım saf, şanım şan, yeminim sonsuz. Durdu. Severus Snape’i de düşünür müydü acaba ya da- onu seviyor muydu Bellatrix?

“Severus’ta bundan hoşlanırdı…”

Hermione nefes aldı. Düşünceleri Grimmauld’da duyduklarına kayıyordu istemeden ve aklına geldikçe farkında olmadan çenesini sıkıyordu. Aslında bu kadar şaşırtıcı olmamalıydı duydukları, Severus’un onu getirdiği günü hatırlıyordu çünkü. Bellatrix’in ona ne söylediğini, daha doğrusu onunla nasıl konuştuğunu da.

Black evinin bir zamanlar goblenlerle, aile yadigârlarıyla dolu ama şimdilerde tüm bunlardan arındırılmış ve genişletilmiş toplantı salonuna iki kişi cisimlendi. Bu iki kişiden biri, bir kadın, gözleri siyah kumaşla bağlı halde koluna girmiş olduğu adamdan destek alıyordu. Dolgun dudaklar heyecanla, biraz da tedirginlikle gülümsedi.

“Fazla sessiz bir yer.” diye yorumda bulundu sonra. “Romantik adam olmadığını biliyorum ama ümitlendiriyorsun.”

Adamın hafif gülüşü duyuldu.

“Açacak mısın?” dedi kadın.

“Hazır mısın?” dedi adam biraz titrekçe. Onu da heyecanlandırmıştı bir şey.
Kadın da güldü. “Sabırsızlandırma.”

Böylece kadının gözlerindeki kumaş kayarak çözüldü.

Bu konuşmalar, aralarında bir şeyler geçmiş olabileceğine fazlasıyla işaret ediyordu ve Bellatrix, gözleri bağlıyken ‘romantik’ bir yere getirildiğini umuyor gibi bir hali vardı. Hermione o gün, aralarında bir şeyler geçtiğini bilse bile umursamamıştı da.

Ama şimdi umursuyordu öyle mi?

“Bunu yapabilmesinin tek yolu vardı o da… İçime girmesi.”

Şimdi umurunda olduğu için mi bunları düşünüyordu, aslında bildiği bir duruma bu yüzden mi bu kadar şaşkındı yani? Yutkundu.
Evet… Umursuyordu, umurundaydı çünkü… Çünkü Severus umurundaydı. Dudaklarını ısırdı; şu anki hislerinin tam olarak ne olduğunun fazlasıyla bilincindeydi genç kadın. Öyle ki, sanki Ron anlayacakmış gibi ona baktı; Ron kaşları çatık, ciddi bir ifadeyle yürüyor, yanında görünmezlik peleriniyle eşlik eden Harry’e ağzının kenarından mırıldanıyordu ve Hermione’nin kafasından geçen düşüncelerden de onun hislerinden de bihaberdi. Hermione önüne bakarak yürümeye devam etti. Ron ile nişanlıydı ve bu ‘his’ yüzünden kendisini suçlu hissetmeliydi belki ama Hermione’nin içinde böyle bir şeye yer yoktu nedense. Tek his, vardı: Kıskançlık.

“Buradan döndüğümüz zaman… Tam karşımızda Gringotts.” dedi Ron nefes alarak. Dar sokağın ortasında durmuşlardı; etraf tedirgin edici bir sessizliğe bürülü, Diagon’un eski canlılığını yitirdiğine işaret eder gibiydi adeta. Hermione yeniden Bellatrix olmak için toparlandı hemen.

Harry fısıldadı. “Pekâlâ. Hermione, sahiden hazır mısın?”

Hermione kendini duygularından arındırmış olarak, “Evet.” dedi. “Sahiden hazırım, Harry.”

“Ron?”

“Hazırım abi.”

Harry derin nefes aldı. O, her zaman her şeye hazırdı.

*

“Nereden böyle?”

Bellatrix Lestrange kibirli adımlarla, burnu biraz havada yürürken Snape, ona döndü. Odasına giderken onunla karşılaşmayı beklememişti. Ona yalan söylemek, elbette Karanlık Lord’a yalan söylemekten daha kolayken rahat bir sesle, “Evimden,” dedi. Ödüllerini çoktan özgür bırakmıştı ve bu öğrenilseydi, birkaç gün yataktan çıkamaz hale gelinceye kadar işkence görürdü.

“Şu pis, Muggle mahallesinde ne bulduğunu hiç anlamış değilim.” diye burnunu kırıştırdı Bellatrix. “Bulanık Sevici olmak yeterli gelmedi de Muggle Seviciliğe mi başladın?”

“Bir Muggle Sevici olsaydım anlardın.”

“Evet,” diye gülümsedi kadın sözünün kesilmesine aldırmadan. “Çünkü üstüne iğrenç bir koku sinerdi ve ben, bu kadar yakınında duramazdım.” Snape’le burun buruna geldi.

Snape, gülümsedi. “Yolumu mu gözlüyordun?”

“Ha-ha. Komik olduğunu sanıyorsun değil mi? Evet. Seni bekliyordum, çünkü bilmediğin bir bilgiye sahibim ve bence bu senin için çok önemli, Snape.”

“Sen de bana söylemeyeceksin. Sana vereceğim bir şey yoksa yani?”

“Ah, bilirsin-” Bellatrix ona biraz daha yaklaştı ki zaten burun buruna idiler, daha fazla sokulduğunda dudakları neredeyse ona temas edecekti. Elini adamın göğsüne koydu ve yavaşça aşağı kaydırmaya başlarken biraz sonra onun erkekliğini kavrayıp hafifçe sıktı ve fısıldadı. “Burada işler karşılıklı yürür.”

Snape, kaşlarını çatmıştı. “Biliyordum. Benim bilmediğim ama senin bildiğin şey her neyse de, ilgilenmiyorum.”

“Hm, hayatın söz konusu olsa bile mi?”

“Blöf yapıyorsun.” Snape düşünceyle durdu. “Hayatım söz konusu olsaydı beni kurtarmazdın, Bellatrix. Rakibine karşı kullanacağın bir koz varken bunu neden yapasın?” Dudağını büktü. “Tabii eğer rakibine âşık değilsen?”

“Hayatın zerre kadar umurumda değil, Snape.” Bellatrix de kaşlarını çatmıştı. “Seni kurtarmaya çalışmıyorum. Sadece-” parmağını daireler çizerek adamın göğsünde gezdirirken çatık kaşları hemen düzeldi. “Biraz daha oynaşalım istiyorum. Umurumda olan bu; benim arzularım.”

“O zaman arzularını başka şekillerde tatmin etmen gerekecek.”

Snape, onu önünden iterken yürüdü. Bellatrix’in yanaklarına kan hücum ediyordu, sinirlenmişti.

“Lucius hakkında!” dedi hemen onu durdurmak istercesine.

Snape durdu, biraz sırıttı. Sonra ifadesiz bir surat takındı ve ona döndü tüm bunlar hiç de ilgisini çekmiyormuş gibi.

“Bu kadar mı?”

“Bu kadar olmadığını biliyorsun. Önce ödeme, Snape. Sonra bilgi…”

Snape içten içe gülümserken bu kadını kaçırmanın hiç de zor olmayacağını düşünüyordu.

*

Hermione, Bellatrix Lestrange kılığında; yüzünde sahte yaralar, omzu yırtık, kanlı elbisesiyle esaretten kaçmış gibi Gringotts’un mermer merdivenlerini panikle, nerdeyse koşarcasına tırmanırken hemen ardından gelen Ron da kimliksiz, herhangi bir Ölüm Yiyen kılığındaydı.

“Dur orada!”

Meydandan gelen kalın bir erkek sesiydi. Hermione hınçla durup vahşice arkasına baktı. Alnından ve dudağından sahte kan sızıyordu. Ölüm Yiyen, genç kadının önüne cisimlendi, maskesinin gerisindeki gözleri bir an şaşkınlıkla açılırken, “Bellatrix!” dedi hayretle. Sonra maskesini çıkardı çabucak. Sanki gördüğü kişinin gerçekten de o olduğundan emin olmak ister gibiydi. Hermione yutkundu, şansı vardı ki onu geçen senelerde Gelecek’e basılan ‘kaçak’ ilanlarından tanıyordu.

“Grimm.”

“Evet,” dedi Grimm hâlâ şaşkın. “Sen- ama nasıl-” Sonra ansızın Hermione’nin yanındaki adama baktı kaşları çatık. “Sen de kimsin?”

Ron cevap vermeye hazırdı zaten fakat Hermione hızlı davrandı ve onun yerine tükürürcesine cevap verdi. “Lanet olsun, Potter ve çetesi kasama girmenin planını yaparken gevezeliğinizi dinlemeyeceğim! Şimdi önümden çekilin!” telaşla basamakları çıkarken Ron, kaşla göz arasında dudağını ısırdı gülmemek için. Hermione cidden iyiydi. Onu takip ederken Grimm de konuşarak peşlerinden geliyordu aceleyle.

“Kaçırıldığın öğrenildiğinde Karanlık Lord çılgına döndü. Severus’u öldürebilmek için bir Vodoo Rahibesi getirttiğini biliyor musun? Ayrıca Rodolphus-”

Çift kanatlı kapıları açarken Hermione öfkeyle bağırdı. “Çeneni kapayacak mısın?”

İçeri girer girmez kapının iki yanında nöbet tutan Ölüm Yiyenler asalarını kaldırarak Hermione ve Ron’un önüne geçti.

Grimm, “Bayan Lestrange’i tanımadığınızı söylemeyin?”

“Tanıyoruz.” dedi biri homurdanarak. “Sadece gerçekten o olduğunu bilmiyoruz. Şimdi çekil kenara seni sersem.”

Grimm’i ittiler. Hermione tedirginlikle yutkunduğunda bunların Grimm kadar aptal olmadığını anlamıştı.

“Bizi tanıdınız mı, Bayan Lestrange?”

Hermione bu soruya hazırdı. Gringotts’u daha önce kolaçan eden Harry ve Ron, içerdekilerin hepsinin listesini çıkarmıştı. Yüzüne Bellatrix’e ait olduğunu düşündüğü alaycı ifadeyi takınarak yanıtladı.

“Tabii tanıyorum, aptal. Travis Umberto.”

“Ben kimim?” dedi diğer Ölüm Yiyen azarlar gibi Ron’a bakarak.

Ron tasasızdı. “Gregory Nutt.”

Gregory, “Peki sen kimsin?”

Ron kurumlanarak, “Ben, Fabian Joselyn. Bayan Lestrange’ın kaçmasına yardım ettim ve onun sağ koluyum.”

Gregory bu tanıtma faslından etkilenmemişti. “Sorularımız bitmedi. Sana yine döneceğiz, Fabian kardeş.

Travis onaylarken Bellatrix’e başka bir soru sormaya hamle ediyor, Hermione rolünü oynuyor ve Bellatrix’e yaraşır bir gerçeklikle sıkıldığının, birazdan bir çılgınlık yapacağının sinyalini verirken topuklu çizmesiyle yerde tempo tutuyor, asasını sıkıyordu. Travis, onun gerçekten de Bellatrix olabileceğini göz önünde bulundurarak hızlıca son sorusunu sordu.

“Parolamız?”

Hermione durdu. Bunu hiç beklemiyordu işte ve bu sınavı geçemeyeceklerdi. Parola her şey olabilirdi. Dudağını ısırmamak için kendini zor tutarken yan gözle Ron’a baktı. Ron da gerilmişti ama Hermione gibi belli etmemeye çabalıyordu. Hermione’nin sessizliği sürünce Ölüm Yiyenler durumu anladı ve geri çekilerek pozisyon aldılar. Sonra bir mucize gibi, Harry’nin sesi kulağına fısıldadı.

“Ölümsüz olan öldürülemez.”

*

Bellatrix, elini Snape’in çıplak göğsü üzerinde dolaştırırken keyifle soluklanıyor, eli masaj yapar gibi ritmik şekilde daireler çizerek aşağı kayıyor, seviyor ve öpüyordu. Ona sahip olmak hoş bir duyguydu, onunla uyumak, onu öpmek, sevmek, sevişmek. Evet, âşıktı. Daha önce hiç kimseye âşık olmamıştı ve bu çok yeniydi onun için. Aynı zamanda değerli ve hassas… Ancak itiraf edemiyordu, gururu hep aşkından üstün geliyordu çünkü. Biraz da sabit kafalıydı; önce erkeklerin sevdiğini itiraf etmesi gerektiğini düşünen bir yanı vardı ama Severus Snape bu işlerin adamı değildi pek. Ayrıca Snape, sevmiyordu. Onunla yatabilmek için bile eline geçen bu kozu kullanması gerekmişti. Şimdi burada, aynı yataktaydılar ve bu Bellatrix’e yetiyordu. Snape, bedeninden aşağı doğru kayan eli tutup çarşafın içinden çıkardı.

“Oynaşmamız bitti sanıyordum?”

Bellatrix mızıkçılık yaparcasına dudak büktü. “Kısa sürdü sanki. Yoksa iktidarsız mısın, Snape?”

Kadın kıkırdarken eli çarşafın içinde kayboldu.

Snape , “Vereceğin bilginin değerini ölçmeme izin verirsen belki senin için biraz daha oynamayı düşünebilirim ama- şimdi anlatmaya başlamazsan bir daha şans tanımayacağım.”

Bellatrix üfledi ve durdu, Snape’e biraz daha sokulurken dudakları onun boynuna kelimeleri fısıldadı.

“Lucius sana komplo kuracak.”

Snape sessizdi, yüzünde bunu son derece ilginç bulduğunun ifadesi vardı.

“Tek başına değil elbette. Kocam, Harris ve Polwick de onunla birlikte hareket edecek. Seni sıkıştırmayı planlıyorlar. Sonra bir dizi işkenceden geçireceklermiş. Çünkü Harris’in dediğine göre onu oğlu önünde aşağılamışsın, Polwick de Hogwarts’ta her ne yaptıysan onun intikamını istiyormuş. Lucius’u zaten biliyorsun; evliliğini yıktın-”

Snape sırıtarak sözünü kesti. “Hepsi hak ediyordu.”

“Öyle mi, kocam sana ne yapmıştı?”

“Hiçbir şey.”

Bellatrix şaşkınlıkla baktı. “O halde neden sana karşı?”

“Çünkü kıskanıyor.”

“Seni mi?” diye güldü Bellatrix hayretle. “Rodolphus beni bile kıskanmaz.”

“Sen öyle san. Onunla evlisin ve her evli erkek karısını bir durumdan ötürü kıskanır. Beni de kıskanıyor çünkü benimle arkadaş olduğun kadar onunla arkadaş değilsin.”

Bellatrix biraz daha şaşırırken bunu daha önce düşünmemişti besbelli. İlginç bulduğunu ima ederek bir kaşını kaldırdı ama umursamıyordu aslında. Rodolphus’u genellikle umursamazdı. Hmm’layarak Snape’e sarıldı.

“Peki ya Polwick. Hogwarts’ta ona ne yaptın?” dedi merakla.

“Erkekler arasında bir mesele,” diye savuşturdu Snape. “Bilmen gerekmiyor.”

“Bilmediğim bir şey yok,” dedi Bellatrix kıkırdarken. “Özellikle erkek meseleleri hakkında…” Bunu söylerken eli yine aşağılarda bir yerlerde oynuyordu.

“Bütün bunları nasıl öğrendin,” dedi Snape hiç de meraklı olmayan tonla. “Dur-yoksa sen de onlarla bir takım mıydın?” Alayla baktı. “Bunları tesadüfen duymadın herhalde?”

Kadın onu dudaklarından öptü. “Arzularımın gerçekleşmesi için gerekirse herkesi satarım ama Karanlık Lord’u asla.”

“Ne kadar dokunaklı… Karanlık Lord’a gönülden bağlı bir fahişe.”

Bellatrix ona tokat attı. “Sakın- Karanlık Lord’a olan sadakatimle alay etme, Snape. Sakın.”

Snape onu kendine çekti ve Bellatrix’in kızgınlıkla bükülen dudaklarını öptü sakinleştirmek istercesine.

Bellatrix hayretle geri çekildi. “Sen az önce beni öptün mü?”

“Öyle mi yaptım?”

“Yaptın.”

Snape omuz silkti. “Farkında değilim. Sanırım fahişelere olan doğal tepkim…”

Bellatrix yine, bu defa biraz daha sert vurdu. “Bana fahişe demenden hoşlanmıyorum.”

“Ne dememi istersin? Bir Prenses olmadığın kesin.”

“Bella demen hoşuma gider.”

“Bella.”

“Güzel. Şimdi beni öp.”

Bellatrix, üste çıkarken Snape onu öptü.

*

Harry bunu şu anda nasıl öğrenmişti bilmiyordu ama müthiş bir rahatlama duydu Hermione. Parola aynı anda hem mantıklı hem de saçma gelmişti. Sesinin Bellatrix gibi çıkması için diyaframlarını kasarak büyük bir çaba sarf etti.

“Ölümsüz olan öldürülemez.”

Ama paroladaki kast bu değildi, ikinci defa düşününce anlamıştı bunu; Voldemort, Hortkuluk’larına fazlaca güveniyor olmalıydı.
Ölüm Yiyenler yanıtı beklemiyordu besbelli, şaşkınca birbirlerine bakıştıktan sonra gardlarını indirerek saygıyla yaklaştılar.

“Özür dileriz ama bunları sormak zorundaydık.” dedi Travis tedirgince. “Karanlık Lord-”

Hermione ikisini de iterek Cin Cücelerin bulunduğu kürsüye hızlı adımlarla yürüdü acelesi olduğunu fazlasıyla belli ederek. Kaşlarını çatmış, oldukça sinirli bir ifade takınmıştı. Ron hemen ardından gelirken o da çoktan parolayı söyleyip sınavı geçmişti. Hermione kürsüye gelince buyururcasına konuştu.

“Kasama girmek istiyorum.”

Cin Cüce oluru verdi ama bir şartı vardı. “Asanız, Bayan Lestrange.”

Hermione farkında olmadan elinde gerginlikten dolayı sımsıkı tuttuğu asayı ona verirken Cin Cüce’nin badem misali simsiyah, akı olmayan gözlerine baktı ve o gözlerin sahibinden ürperdi. İlginç yaratıklardı şüphesiz ve çok zekiydiler ama beyazından yoksun o gözler tedirgin ediciydi.

“Griphook!” diye seslendi Cin Cüce asayı garip bir aletle ölçtükten sonra Hermione’ye dik dik bakarak.

Kürsüdeki Cin Cücenin kafasından daha büyükçe bir kafaya sahip ama daha genç bir Cin Cüce, kısa bacaklarıyla paytakça yürüyerek geldi. Hermione ve Ron’a yerden baktığında yüzündeki sırıtış, alay eder gibiydi, ikisini de hoşnut etmezken “Beni takip ediniz.” dedi otomatikman. Sonra elinde taşıdığı büyükçe fenerle sallana sallana yürüdü. Yürürken boynundaki ipin ucunda asılı duran altın düdük, fenerin ışığında parlıyordu.

*

Üçü, daha doğrusu dördü, küçük taşıta sorunsuzca bindi; Harry en arkada, köşede biraz sıkışmış gibi oturuyordu. Griphook en önde feneri asarken Ron’la Hermione aralarında fısıldaşıyordu. Griphook, işi bitince taşıtın arkasına gözlerini kısarak baktı. Hermione ile Ron sessizleşirken Harry, Griphook’un bu arkaya attığı bakıştan rahatsızlık duyarak pelerinini kontrol etti bir yeri açıkta mı kalmış diye. Neyse ki tamamıyla görünmezdi. Cin Cüce önünde dönerek uzun parmaklarından biriyle bir düğmeye bastı ve taşıt tangırdayarak harekete geçti. Önce yavaştı, giderek hızlanırken virajları bile çok hızlı almaya başlamışlardı. Hermione boyuna etrafa göz atıyor, Ron kusmamak için kendini tutuyor, Harry Griphook bir daha arkaya bakarsa diye pelerininin uçuşmaması için zapt etmeye uğraşıyordu. En nihayetinde taşıt gürültülü ve ani biçimde dururken sarsıldılar. Griphook bu yolculuktan hiç etkilenmemişçesine taşıttan atladı, feneri astığı direkten alarak paytak adımlarla kasaya giden yolu yürüdü. “Beni takip ediniz.” dedi yine otomatikman. Sesi mağaramsı yerde yankılanırken fener ışığında üçünün gölgesi taş oyuklara vuruyordu. Griphook küçük bir oyuktan oyuncağa benzer bir şey aldı eline. Sonra döndü ve Ron ile Hermione’ye yerden bakarken yine o alaycı sırıtışıyla gülümsedi.

“Bu çıngırakları neden kullanmamız gerektiğini hatırlıyorsunuzdur, hanımefendi?”

Hermione tedirginliğini belli etmeden kibirlice aldı. “Tabii ki biliyorum.”
Hayır, bilmiyordu. Gringotts’un bu kadar büyük, derin ve karmaşık olduğunu da. Taşıtla gelirken sağı solu ezberleyeyim derken kafası karışmıştı. Griphook çıngırağın birini ona verirken sivri dişlerini göstere göstere sırıttı.

Ron mırıldandı: “Her- Bellatrix… Ben bu Griphook’tan hiç hoşlanmadım.”

“Bir de bana sor.”

Son konuşmalarından beri birbirlerine kırgınlardı, yine de görev esnasında yaşanan gerginlikle bunu kısa bir an da olsa unutmuş gibiydiler.

Harry fısıldadı. “Ben onu gördüğüm ilk günden beri hoşlanmıyorum.”

“Bu şeyler de ne?” dedi Ron çıngırakları ima ederek.

Harry, “Bilmiyorum…”

Hermione, “Parolayı nasıl bildin?”

Ron, “Evet, sahi nasıl?”

Harry, “Grimm’in aklına girdim.”

Ron, “Sen zhinini bile koruyamıyorsun, Harry. Herifin zihnine nasıl müdahale ettin?”

“Kasanıza gelmek üzereyiz,” dedi Cin Cüce ve o an susmak zorunda kaldılar. Hermione, Cin Cücenin bir şeyler sakladığını düşündü nedense. Kasaya gelmek üzere olduklarını zaten biliyorlardı. Griphook durdu, onlara dönerken sırıtıyordu yine. “1712 numaralı kasa değil mi? Lütfen ilerleyiniz.” Kesinlikle bir gariplik vardı.

Hermione ilerlemedi. Ron da doğal olarak ona uyarken fısıldadı. “Niye ilerlemiyoruz, Her- Bellatrix?”

Hermione de fısıldadı. “Görmüyor musun? Kasti olarak yapıyor bunu. Deminden beri önümüzde yürüyerek rehber oluyordu da şimdi biz niye önden gidiyoruz?”

Ron kaşlarını çattı. “Ne yapacağız peki?”

Griphook, “Hanımefendi neden durdular?”

Ses yankı yaparken Hermione yutkundu. Bir terslik vardı bunda. Ayrıca ellerinde tuttukları bu garip çıngıraklarda neyin nesiydi?

“Bunun yanıtını senin vermen gerekiyor, Griphook. Neden durduk?”

Cin Cüce apaçık düşmanca baktı. “Hanımefendi az önce hatırladığını söylemişti?”

Hermione kaşlarını çatarken Griphook’un uzun elleri boynunda asılı duran altın düdüğe uzandı.

“Çıngırakları sallayarak karşıdaki kasanıza geçmeniz gerekiyordu, Bayan her kimse.” Cin Cüce, gerçek durumu anlamıştı. “Çünkü ejderhalar uyumalı…”

Griphook düdüğü geniş, ince dudağına götürdü ve hızlıca, bir kez üfledi. Tiz ses mağaralarda yankı yapa yapa yayılırken Harry durumu geç kavramış, pelerinini üstünden atarak Griphook’un elindeki düdüğü uçurdu.

*

“Lanet olsun!” diye bağırdı Ron panikle. “Lanet olsun, acele edin!”

Griphook güldü. “Yakalanacaksınız. Çağrımı duydular.”

Ron onu boğmak için ileri atıldı, “Onlar gelene kadar seni-” Ama Harry engel olurken Hermione Griphook’un kasayı açmaya yanaşmayacağını bildiğinden bayılttı. Harry Cin Cüce’yi hızla kucağına aldı. Hermione çıngırakları sallamaya başladı ve iki kasa arasındaki geniş mağaranın derinliğinde hissettikleri Ejderha’yı irkilttiler.

“Griphook kasayı asla açmaz!” dedi Ron panikle karşıya geçerlerken.

“Açar!”

“Nasıl olacakmış o!”

“Böyle!” dedi Harry sinirle. İçinde bulundukları telaşlı durum birbirlerine bağırmasına neden olmuştu. 1712 numaralı kasaya geldiklerinde baygın Griphook’un uzun parmağını tuttu, kasanın tam ortasındaki küçük yarığa sokup aşağı doğru kaydırdı. Bunu yaparken taş kapının içinden metalik sesler geliyordu. Biraz sonra sesler durdu, kapı kayarak açılırken içerideki göz kamaştıran altın yığınını ortaya çıkarıyordu. Ron ve Hermione, aynı anda soluğunu tuttu.

Daha önce bir kasa dolusu altın yığını görmemişlerdi ve böylesi bir zenginliğe şahit olmak oldukça hayret verici durumdu. Ayrıca kasada bir değil, yüce Merlin, bir sürü kupa vardı!

*

Ron kasanın girişinde nöbet tutuyor, Griphook yanında baygın yatıyordu. Harry ve Hermione içeri girmişti.

Harry bakındı. “Onu aramak zorundayız.”

Başka yolu yoktu. İlerlediler. Genç adam en yakınındaki kupaya dokununca bir hareketlenme oldu, kupa kopyalanarak iki tane olurken yere düşen diğeri de kopyalanmaya başlamıştı. Şaşkınca bakıştıklarında küçük kupalar çoğalmaya devam ediyordu.

“Orada neler oluyor?” dedi Ron girişten.

Cevap veremediler. Kupalar çılgınca bir hızla çoğalıyordu.

*

“Geliyorlar!” diye bağırdı Ron kapıdan. Harry kaçıncı kupaya dokunduğunu bilmiyordu, hangisini yoklasa çoğalıyor, yere düşüyor, ayağına değdikçe defalarca çoğalmaya devam ediyorlardı. Kasa altın kupalardan geçilmez olmuştu. Bağırdı; “Hermione buldum!” Genç kadın baktı. Harry’nin başının üstündeki rafta duruyordu. Genç adam ona dokundu ve elbette diğerlerinin aksine çoğalmazken arkaya gelen yazıyı çevirerek gösterdi. Üzerinde Helga Hufflepuff yazıyordu.
Ron, geldiklerini haykırırken kendine bir savunma kalkanı yaptı. İki kişi saldırıyordu. “Acele edin!”

Harry kupayı Hermione’ye attıktan sonra çıktığı yerden inmek için yığılı kupaların üstüne atladı, sonra Ron’un yanına koşarak yardıma gitti.

Ron, “Lanet olsun, buradan nasıl çıkacağız!”

Harry gelen büyünün yönünü değiştirirken Hermione imdatlarına koşarak cevapladı. Kupayı alelacele küçük çantasına sıkıştırıyordu.

“Uçarak!”

*

Grimmauld’un on iki numaralı evinin dış kapısındaki paspasa cisimlenen Hermione yorgunca kapıyı çaldı. Buraya tek başına dönmüştü. Sıradan biri gibi kapının açılmasını beklerken onun ne bir Ejderha sırtında uçtuğuna, ne bir Hortkuluk yok ettiğine ne de Ron’la ayrıldığına inanmazdınız. Fakat hepsi gerçekti ve bütün bunlar birkaç saat içinde gerçekleşmişti. Ginny telaşla kapıyı açtığında, çok özlü iksirin etkisini çoktan yitirmiş olan arkadaşına sarıldı. “Hermione!” Fazlasıyla endişelendiği ve saatlerdir onları düşündüğü belliydi. Geri çekilirken bakındı, yüzü aniden solmuştu çünkü Harry ve ağabeyi yoktu. “Harry ve Ron nerede?”

“İyiler, Gin. Hogwarts’a girmeyi planlıyorlar.”

“Hogwarts mı ama neden?”

Hermione içeri geçerken, Ginny kapıyı kapatıp peşinden koşar adım yürüdü.

“Voldemort ne yaptığımızı öğrendi. Çılgına dönmüş olmalı çünkü Harry’nin başı kopacak gibiydi. O… bir diğer planını Hogwarts’ta saklıyordu. Sanırım en son onu kontrol edecek ve Harry de orada olmak istedi.”

Mutfağa girdiğinde Molly ile Arthur onu görünce ayaklandı. Remus ve Tonks da buradaydı. Hermione’yi görünce iyi mi olduğunu sordular. İyiydi. En azından her şey şimdiye kadar yolunda gitmişti…

Hermione, “Harry harekete geçmemiz gerektiğini söylememi istedi. Diğerlerine haber verin.”

*

Yukarı kata çıkıyordu. Regulus Black’in odasına. Molly’nin verdiği son durum raporuna göre hala üşüyordu ve neredeyse donmuş bir buz parçası gibiydi ama nefes alıyordu. Hogwarts’a gitmeden önce ona son kez bakmak istemişti. Kapıyı açtı ve onu öyle soğuk bir uykuda uyur vaziyette görünce kalbi büzüştü. Isıtmak için ellerinden gelenini yapmışlardı besbelli, kat kat battaniyenin altında kazakla uyuyordu Snape; ama işe yaramadığı da ortadaydı. Hermione yaklaştı, yorganı kaldırarak yanına uzandı, belki kendi ısısıyla ona yardımcı olabilirdi ama her şeyden önce ona gerçekten sarılmak istemişti. Kollarıyla onu sararken bunu yapmaktan en ufak pişmanlık da duymadı. Onun buz gibi yanağını öperken de. Çünkü seviyordu ve bunu Ron’a da itiraf etmişti.

“Seni seviyorum.” Yutkundu. “Bunu kupayı yok ederken anladım… Seni aslında nasıl kıskandığımı, kalbimin bir köşesinde seni kahramanlaştırdığımı ve senden hoşlandığımı, seni kaybetmekten korktuğumu… Ve buradayım, sana sarılıyorum çünkü bunu bir daha yapamayacak olmaktan korkuyorum.”

Hermione ona iyice sokularak sıkıca sarıldı. “Sakın beni bırakma. Eğer bırakırsan- ben de üşürüm…”


Bir kez daha yanağından öperken ürkekçe renksiz yüze baktı. Sonra eğildi ve soğuk nefesler veren Severus’u dudaklarından öptü usulca. Onun uyanmasını umarak, öpüşleriyle biraz da olsa ısınmasını umarak ve bir şeyler hissetmesini umarak… Durdu, solgun yüze baktı. Hareket yoktu. Hezeyanla üzülürken göğsüne başını koyarak gözlerini kapattı, kalbinin attığını duyabiliyordu. Bu sesi, bu atışları dinledi bir süre.

Artık gitmesi gerekiyordu. Savaş başlamadan arkadaşlarının yanında olabilmeliydi. Burada bencilce arzularla, yarı ölü yarı yaşayan biriyle oyalanamazdı. Her ne kadar onunla biraz daha kalmak istese de, ona biraz daha sarılmayı ve onu öpebilmeyi istese de kendini zorlayarak geri çekildi, yüzüne bakarak. Sonra donakaldı.

Siyah gözler açık, sabitçe bakıyordu ve gülümsemeye çalışıyordu.

Snape konuştu. “Öldüm mü, Granger?”

19. Bölüm’ün Sonu.

*Yazar Notu: Ta-taa. Mucizevi bir şekilde uyandırdık. Bunun nasıl olduğunun öyküsünü ve Ron’un, Hermione’nin itirafını nasıl kabullendiğini de bir sonraki bölümde fashback (geriye dönüş) şeklinde göreceksiniz. Şimdi sevenleri kavuşturma vakti :)

12 Yorum

Filed under Sevgiye Dönüşen Nefret | Snamione

12 responses to “Bölüm 19

  1. Teşekkürler :) Yeni bölüm birazdan gelecek. :)

  2. BademliiMagnum

    Ben hala Ron a üzülüyorum.

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s