12. Bölüm


NOT: Yeni bölümlerin ne zaman geleceğine dair en kısa zamanda bilgi almak istiyorsanız, Facebook sayfamızı beğenebilirsiniz. (http://thelderwand.facebook.com)
Okuduktan sonra üst taraftaki yıldızlarla beğeni derecenizi belirtmeyi de unutmayınız.

Şimdi iyi eğlenceler.

Önceki Bölümde… 

Voldemort, “Bana her zaman sadık olduğunu kanıtlamak istiyor musun?”

“Ben size her zaman sadığım ve hep öyle kalacağım.” dedi Snape kaskatı bir yüz ama kesin sesiyle.

“O hâlde aramızda engel oluşturan sorunu budayalım…”

“Sizi dinliyorum.”

“Bulanık… Cesedini görmek istiyorum. Gün doğana kadar zamanın var.”


Lucius, “Benimle sevişeceksin.”

Hermione, “Cehenneme git, Malfoy.”


Voldemort, bütün sabırsızlık belirtilerini üstünden atmışçasına sakin, hafif bir gülüşle ilerledi. Durduğunda ayaklarının altında yatan cesedi, başını hafifçe sola yatırarak parlayan kırmızı gözleriyle incelemeye koyuldu; Bulanık’ın gözleri açık, teninin rengi tebeşir beyazı, ölüm soğukluğu kokuyordu. Voldemort, bakışlarını yere çömelmiş adama çevirdi ölçerek.

“Sadakatin göz yaşartıcı, Severus. Seni ödüllendirmek isterim.”


“Döndün, Hermione! Döndün!”

Ginny, hızla sarılıp sarmaladı. Birkaç dakika boyunca onu bırakmayınca da Harry, ikisini ayırdı ve sarılma sırasının kendisine geldiğini söyledi gülerek.

“Eve hoşgeldin, Hermione.”


Snape, “O iyi mi?”

Dumbledore hafifçe gülümserken; “İyi olacak… Sen iyi misin?”

“İyi olacağım.”

“Zorlu bir işin altından kalktın. Seninle iftihar ediyorum, Severus.”

“Görevimdi.”

“Ve yeni bir görevin daha var.”

“Nedir?”

“Elimizde çok mühim bir bilgi var ve bu yoldan geçmemiz için de ihtiyacımız olan bir şeye. Daha doğrusu, birisine…”

“Birisine mi, kim?”

“Bellatrix Lestrange.”


“Hermione Granger’ı kurtarmaktaki amacım Potter için olmaktan çıkmıştı artık. Kurtarmalıydım, çünkü ona âşıktım. Çünkü benim için özeldi.”

Snape’in sesi kulaklarındaydı sanki ve sevdiğini tekrar tekrar fısıldıyordu.

“Seni seviyorum, seni seviyorum…”

Hermione, gözlerini kapattı. Keşke hiç duymamış olsaydı son sözlerini, keşke…


Yeni Sezon: 12. Bölüm

Gırtlağı parçalanırcasına bağırırken kontrolsüzce dönüp duruyordu yerde. Haykırışları kulak tırmalayıcıydı.

Panikledi.

Voldemort, yine zihnine girmiş olmalıydı.

Daha da panikledi.

Ron’un burnu neden kanıyordu?

Belki de beyni dış müdahaleden dolayı zorlanmıştı. Nitekim Ron, zihnini kapatmaya uğraşıyorduysa da beceremiyordu. Elinde sıkıca tutmakta olduğu asasını doğrulturken bir yandan korkan bir yandan da Ron’u sakinleştirmeye çalışan üç Weasley’e geri çekilmelerini söyledi. Zoraki de olsa üçü de ona güvenerek geri çekildiklerinde sinirleri gerilmiş halde, vücutları istem dışı titreyerek beklemeye başladılar.

Ginny güçlükle konuştu. Sesinde ağabeyini böyle çıldırmış görmenin verdiği büyük şok vardı.

“N-ne yapacaksın, Harry?”

Tam olarak ne yapacağından emin değildi. Teorik olarak zihnine girecekti ama girdiğinde yapması gereken şeyin ne olduğu hakkında en ufak fikri yoktu ya da yapmayı düşündüğü asıl şeyi nasıl yapacağından. Bu işte usta değildi ki. Usta olan Snape’ti, oysa o burada yoktu.

“Zihnine gireceğim yani- girmeye çalışacağım.” dedi soluklanarak. Yapabileceğinden pek emin değildi; ama Ron’un böyle canhıraş çığlık atmasına da seyirci kalamazlardı.

Gözlerini kapadı, nefes aldı ve yutkundu. Ron’un sesi yüzünden konsantre olamıyordu. Sesleri kıstığını hayal etti. Sonra tamamen kapadığını… Biraz olsun işe yararken kendini hazır hissettiğine inandırdı:

“Legilimens!”

Tuhaf bir his bedenini sararken Ron’un zihnine zorlanmadan girdiğini anladı fakat hiçbir şey göremedi. Şaşırdı. Zihin berraktı, boştu. O halde arka planda Ron neden hala bağırıyordu? Hiçbir fikri yoktu, bu işleri bilmiyordu. Nasıl işlediğini de. Tek istediği Voldemort’un, arkadaşını rahat bırakmasını istediğiydi.

Ron’u rahat bırak!

Boş, hissiz ve görüntüsüz zihne aynen böyle söylemişti onun duyacağını umarak. Ağzını oynatmaya gerek duymamıştı.

Aniden tuhaf bir his bedenini sardı yine. Bu defa daha belirgindi. Sonra gördü.  Karmaşık şeylerdi, birbirinden bağımsız ve hızlı görüntüler.

Küçük su birikintisinin dibinde parıldayan altın, zincirli bir kolye…
Kıvrılarak, süzülürcesine yerde kayan pullu sürüngen…
Harabenin ortasında alınmayı bekler gibi duran taş yüzük…
Görüntü değişti, hızla muhteşem kuleleriyle göz kamaştıran Hogwarts’a gitti. Yine son hızla koridorlarından geçerken aniden bir sürü gereksiz eşyaların bulunduğu yerde durdu, sanki neyin nerede olduğunu ezberinde bilir gibi tek bir noktaya takıldı; komik bir büstün peruklu kafasının üstünde ışıldayan altın bir taç, fısıldıyordu…
Ve asla unutmayacağı o yüzü, vaftiz babasının katili Bellatrix Lestrange’ın sonsuz bir hazla gülen yüzünü gördü. Yığınla altın ve değerli başka eşyaların bulunduğu dolu bir kasada, aralarında adeta sırıtırcasına duran kupa…

En nihayetinde son görüntü;
Bir çift kızıl göz. Kan kırmızısı. Parlıyorlardı. Görüntü genişledi ve solgun, beyaz bir yüz belirdi. Burunsuz, tüysüz, yılana benzer bir yüz; yaratık gibi.
Onunla karşılaştığını anlarken hayrete düştü, aynı anda Ron’un sesine baskın çıkan ses, adeta kendi beyninde yankılandı.

“Harry…”

Onunda kendi kadar şaşkın olduğu belliydi. Harry, hemen gardını aldı ve Voldemort’u def etmeye hazırlandı fakat bunu yapamadan her şey aniden elektrik kesintisi gibi gitti. Biri şalteri indirmişti sanki. Olduğu yerde sendelerken gözlerini kırpıştırdı, sesler geri geldi, kulakları Mr ve Mrs Weasley ile Ginny’nin sesiyle çınladı. Ron çoktan bağırmayı kesmiş, baygın yatıyordu öyle ki, üç Weasley onun öldüğünü sanmış feryat ediyordu.

Uyuyamamıştı Harry Potter. Düşünüyordu.

Bir hafta önce Ron’un zihnine girdiğinde gördüğü o görüntülerin Hortkulukların geri kalanı olduğunu bildiğinden hem rahatsız hem de onların yerini bildiğinden de rahattı. Gördüklerini Dumbledore’a anlatmış, Bellatrix’in kasasına nasıl girilmesi gerektiğini konuşmuşlardı hararetle. En zor görevlerden biri olduğunu düşünmekte haksız değildi; Gringotts, hırsızlar için pek de güvenli bir yer sayılmazdı. Neyse ki kasaya nasıl gireceklerinin ilk aşamasını Dumbledore bulmuş, Snape’den Bellatrix’in birkaç tel saçını istemişti.

Yine düşündü. Daha hızlı.

İş hep Snape’e düşüyordu. Harry huzursuz, derin nefes aldı. Kendi meselesiydi bunlar, Snape’in değil. Bazen içinde onu kullanıyormuş hissi kabarıyor, kendini ona karşı sorumlu ve mahcup hissediyordu.

Sessizce Ginny’nin kollarından sıyrılarak kalktı. Uykunun gelmesini beklemek boşunaydı, aşağı inip Dumbledore’la bir gece sohbeti iyi gelebilirdi belki. Zira bu düşündüklerinden sonra ona söyleyecekleri vardı.


Hermione de uyuyamamıştı. Düşünüyordu.

Buraya geldiği günden beri daha iyiydi belki ama etrafındaki insanlar neler çektiğini bilirken kendini pek de rahat hissedemiyordu; utanıyor, üzülüyor, kendini onlara biraz yabancı ve uzak kalmış hissediyordu.

Nasıl utanmazdı? Ron’un, Harry’nin ya da Ginny’nin bakışlarına alışmış olabilirdi ama arada başka kimse fark etmezken Mrs Weasley’in ya da Mr Weasley’in o acıklı bakışlarını gördüğünde, Snape’le yatmak zorunda olduğunu bildiklerini hatırlıyordu. Yüz kızartıcı. Lucius’u bilmedikleri için bir kez daha şükretti.
Ron onların aksine, şaşırtıcı şekilde Snape’i anlıyordu. O konuda hiç konuşmamıştı ama toplantılarda Malfoy’ların adı geçince belirgin tepkiler veriyordu. Ron, işte bu konuda kendini zapt etmekte oldukça güçlük çekerken hır çıkarabiliyordu. Varlığının onu sakinleştireceğini, eski haline döndüreceğini düşünmekle hata etmişti Hermione. Ron değişmiyordu. Günler geçtikçe her zamankinden daha kavgacı, daha korumacı, daha sertti; çünkü bir erkeğin gururu çiğnenmişti. O da bunların bedelini ödetmek istiyordu. Davranışlarıyla ruhsal olarak sevdiklerine zarar verdiğinin farkında değildi üstelik. Hermione, görmesini sağlamak için çabalasa da bir netice alamıyordu: Ron, kör olmuştu.

Salonun girişinde terlik sesi duyar gibi olunca dönüp baktı, gelen Harry’di.

“Selam.” dedi genç adam yürürken hafif bir sesle. Genç kadının karşısına oturdu.

“Selam.”

Harry, tablosunda uyuyan ya da uyur numarası yapan Dumbledore’a baktı. Eğer uyur taklidi yapıyorduysa diğer Hogwarts Müdürlerinden daha gerçekçi ve başarılıydı. Gülümseyerek önüne döndü.

“Nasılsın, Hermione?”

Sıradan bir nasılsın sorusu değildi bu, Hermione biliyordu.

“İyi olmaya çalışıyorum, Harry. Rüyalarım beni rahat bırakmıyor.”

“Huzur sıvısı yapmıştın, işe yaramıyor mu yoksa?”

“Hayır, rahat uyuyorum ama geçmişim… Daha baskınlar…”

Harry anlayışla başını sallarken gözlerindeki bakışlar, o bakışlar yine, genç kadının yutkunmasına sebep oldu. Bunları doğrudan konuşmamışlardı ama gözler her şeyi söylüyordu zaten.

“Geçecek, biliyorsun. Sadece zaman alacak.”

Hermione de başını salladı.

“Dumbledore?” dedi Harry başını yan tarafa çevirerek.

“Uyuyor.” dedi Hermione yumuşak sesle.

“Uyanmalı.”

Birkaç defa daha seslendi Harry. Nihayet Dumbledore oldukça inandırıcı ifadeyle uyku mahmuru gibi göz kapaklarını araladı, ağzını şapırdattı ve doğruldu.

“Harry?”

“Size söylemem gereken bir şey var.”


“Bellatrix Lestrange.” demişti Dumbledore.

Neden onun birkaç tel saçına ihtiyaç duyduklarını da açıklamamıştı. Bella kılığına girip de ne yapacaklardı ki? Snape, bir süre sonra bunu düşünmekten vazgeçti. Bazı şeylerin dışında bırakılmaya çoktan alışmıştı. Adımlarını hızlandırıp salona giden kapıya yürüdü, kapıyı açınca içeriden yayılan ılık, içkili hava yüzüne çarptı. İçerisi biraz kalabalık, ufak parti vardı. İlerledi. Bazılarının selamına karşılık verdi, Lucius’la göz göze geldiğinde birbirlerine doğru yürüdüler. Snape, o sırada bir köşede şımarıkça gülerek Yaxley ile konuşan Bellatrix’i fark etti.

“Hiç gelmeyeceksin sandık.” dedi Lucius onun eline karamelli viskiyi tutuşturarak. “Birkaç kişi seni sordu.”

Lucius kalabalığa dönerek birini ararcasına bakındı ama aradığı kişiyi bulamamış olacak, tekrar Snape’e döndü.

“Laura seni arıyordu, dans etmek için.”

“Ben ve dans?” dedi Snape kaşlarını havalandırırken. Karamelli içkisini yudumladı, Lucius gülerken bardağı geri ona geri verdi ve Laura’yı bulmak için ilerledi.


Harry, “Söyleyin ona profesör. Görevi bıraksın.”

Dumbledore bu istek üzerine şaşırırken Hermione de koltuğunda kımıldandı.

Hermione, “Görevi mi bıraksın? Neden?”

Harry arkadaşına baktıktan sonra cevap vermeden tabloya döndü. Birazdan öğrenirdi.

Harry,“Yaptıkları için minnettarım ama söyleyin bıraksın artık. Bundan sonrası benim işim.”

Dumbledore, “Neden böyle bir şey istiyorsun?”

Sessizlik.

“Ben- nasıl açıklayacağımı bilmiyorum efendim. Sadece bırakmasını istiyorum.”

Dumbledore, bunu ilginç bulduğunu belli ederek baktı, Harry konuşmadı.

“Her zamankinden daha karanlık zamanlardayız, Harry. Böyle zamanlarda birilerinin düşmana yakın durmasının hepimizin yararına olacağını biliyor olmalısın.” dedi yaşlı adam biraz yorgun.

Harry, “Biliyorum. Sadece- yaklaştığımı hissediyorum profesör. Çok az kaldığını… Artık oradan gelecek bir yardıma ihtiyacımız yok, görevi bırakabilir.”

“Bana söz verdi, prensiplerinden ödün vermez.”

“Onu ikna edebilirsiniz profesör, biliyorum.”

Dumbledore durakladı, “Haklısın, edebilirim. Ancak bana geçerli bir sebep söylemiyorsun. Oradan gelecek yardımlara ihtiyacın, ihtiyacımız olmayacağı kanaatine nasıl vardın?”

“Lütfen, profesör.” dedi Harry sıkışmış gibi.

“Sadece tek bir sebep söyle, Harry. Sen de beni ikna et.”

Harry de durakladı. Yutkundu. Biraz düşündükten sonra:

“Çünkü bana güveniyorsunuz.”

Dumbledore’un mavi bakışlarındaki ışık dalgalanırken, kırışık ağzı gülümsemeyle gerildi.

“Sana her zaman güveniyorum, Harry.”

“Profesör,”

“Evet?”

“Görevi bırakmasını benim istediğimi söylemeyin.”

“Elbette.”

Biraz sonra Dumbledore ayaklanıp tablosundan çıkarken Hermione sabırsızdı, dayanayıp patladı. “Harry! Açıklayacak mısın?”

Harry rahat nefes aldı. Uzun zamandır bu kadar rahat hissetmemişti. “Geldiğin gün sana anlattığımız olayı hatırlıyor musun?”

Genç kadın başını salladı. Voldemort’un, Ron’un zihnine yaptığı son müdahaleydi. Harry de onu kurtarmaya çalışırken bir takım imgelemler görmüştü ama bunları konuşacak uygun fırsatı bulamamışlardı hiç.

“Hortkulukların geri kalanının yerlerini biliyorum. Bir tanesi, Hufflepuff’un kupası, Bellatrix’in kasasında. Diğeri Hogwarts’ta. Yığınla eşya dolu bir odada duruyor. Neresi olduğunu çıkaramadım ama daha önce gördüğüme eminim. Son olarak, Dumbledore’un tahmini doğru çıktı. Yılan. Sanırım bunlar kendi başına halledebileceklerimin kategorisine giriyor.”

Sonra gözlerini kaçırdı, çünkü son Hortkuluk Yılan değildi. Kendi ölümünün gerekliliği hala Dumbledore’la arasında bir sırdı.

“Kendi başına mı, Bellatrix’in kasasına nasıl girmeyi düşünüyorsun?” dedi Hermione alayla.

“Snape. Görevi bırakırken bize onun birkaç tel saçını getirecek.” Harry gülümsedi. “Çok az kaldı, değil mi? Bitecek.”

“E-evet…” dedi genç kadın şaşırırken. Yavaşça gevşeyerek arkasına yaslandı. “Harry, emin misin? Onun- yani Snape’in görevi bırakması sence doğru mu? Voldemort… Öğrenirse…”

“Ona bir şey olmayacak.” dedi genç adam kendinden emin. “Seni buraya getirmek gibi zorlu bir işin altından kalktı. Bunu da yapabilir. İnanıyorum. Hatta içimden bir ses, daha fazlasını yapabileceğini söylüyor.”

“Daha fazlası ne olacaktı?”

Harry omuz silkti. “Bilmiyorum. Sadece his.”

İkisi sessizleşti, bu sırada Dumbledore çok geçmeden geri dönmüştü.

“Severus’a ulaşamadım.”


Müzik değişmiş, hareketli tempoda bir şeyler çalmaya başlamıştı. Müziğin ritmine kapılan birkaç kişi daha dans alanına çıkarken Snape, bahsi geçen kadını bulmuş, çoktandır dans ediyordu ya da etmeye çalışıyordu.

“Bir iki, bir iki-” dedi kadın gülerek geri ve ileri adımlar atarken.

“Aslında dansım iyidir, sadece müzik berbat.” dedi Snape suratını büzerek.

Laura gülerken ipek gibi yumuşak, sarı saçları dalgalandı ve çiçek kokulu parfümü adamın burnuna çarptı.

“Bence gayet iyisin Severus, kendini küçümseme. Sadece isteksizsin. Neden, beni mi beğenmiyorsun?” dedi o da yüzünü Snape gibi büzerek taklit ederken.

Snape sırıttı. “Saçmalama.” Kadını kendine biraz daha çekti ve kol boyu uzaklaştırarak döndürdü, saçlar tekrar dalgalandı.

Laura da sırıttı. “Aferin sana. Keşke Gerard da bu kadar hevesli olsa.”

“Kocan benden daha berbat, en kısa zamanda bale ve türevlerini öğrenmeli.”

Laura kahkaha attı. “Tanrım, sana bayılıyorum.”

Snape onu tekrar döndürürken Bellatrix’in de Yaxley ile sahneye, dansa çıktığını gördü ve Laura’yı yönlendirerek onlara doğru kaydı.


“Ne yapmaya çalışıyorsun!” diye tısladı kadın sessiz koridorda. Adamın aniden, karanlık köşeden fırlayıp önünü kesmesiyle hem korkmuş hem de sinirlenmişti. Son zamanlarda onu daha sık görüyordu sanki. İçinde kıpırdanan huzursuzluğu şimdilik bir kenara çekerek sorgulayıcı bakışlar attı.

“Nereye gidiyorsun, odana mı?”

Kadın, bu tuhaf soruya karşılık sorgulayan bakışlarını daha da sertleştirdi.

“Bu bir cevap değil.”

“Senin sorunun cevabı, benim sorumun cevabı olacak.” dedi adam kestirip atarcasına.

Tuhaftı.

“Odama.” diye yanıt verdi kadın bunun üzerine onaylarcasına.

Adam hafifçe güler gibi oldu. “Hayır, Yaxley’in odasına demen gerekirdi.”

Kadının gözleri büyüdü ve ağzı hafifçe çarpıldı. Biraz sonra böylesi bir tepki vererek yalan söylediğini belli ettiğini fark ederken geç kaldığını anladı. Adam şimdi daha belirgin gülüyordu karanlıkta. Köşeye ittiği huzursuzluğu yüzeye çıkmıştı yine. Onu tekrar bir köşeye atarken bakışlarına kendine güveni yerleştirdi.

“Madem biliyordun, niye sordun o zaman?” dedi hırçın bir sesle.

“Seni ölçmek istedim.”

“Ölçünü aldıysan yolumdan çekil, Snape.” Kadın hareketlenirken onu göğsünden iterek kenara çekti ve yürümeye devam etti. “Ve sürekli karşıma çıkmayı kes.”

Snape, onun ardından sırıttı. Yirmi dakika önce Yaxley salondan çıkmış, ondan on dakika sonra da Bellatrix aynı şeyi yapınca Snape, onu takip etmişti.
Uzun süre burada yaşamasının avantajlarından biri de herkesi çok iyi tanıyor olmasıydı. Kimin ne yaptığını, neyi sevdiğini sevmediğini, yalanlarını, doğrularını, kimin kiminle ne dolaplar çevirdiğini ve pek çok şey… Bellatrix’i de çok iyi tanıyordu. Rodolphus’u yeterince sevmediğini, hatta ona uzak kaldığını ve Yaxley’in bu kadın için ilk olmadığını da.

“Bir şey unuttun, Bellatrix.”

Bellatrix sabırsızlıkla durdu ve döndü. “Yine ne var?”

“Rodolphus’a söyleme, demeyecek misin?”

Bellatrix’in hafiften sinirli, sıkılmış surat ifadesi dümdüz oldu. Sonra gerilerek gülümsemeye, ardından da küçük bir kızın kahkahasına döndü.

“Kocamdan korkacağımı mı sanıyordun?”

“Genelde böyle değil midir?” diye dudak büktü Snape alayla. “Kadın kocasını aldatır ve diken üstündeymişçesine ortada gezer.”

Bellatrix cevap vermek için sustu. Sesi küstah, alaycı çıkmıştı.

“Bak bana Snape, sence diken üstünde gibi mi görünüyorum?” dedi kavisli kaşını kaldırırken.

“O halde neden gizlice gidiyorsun, eğer korkmuyorsan?” dedi o da kaşını kaldırarak.

Karşı taraftan beklenen cevap gelmeyecek gibi olunca Snape, devam etti.

“Ben söyleyeyim. Korktuğun asıl kişi kocan değil de, Karanlık Lord olmasın?”

Kadın, tabiri caizse dondu kaldı. Koridora ağır bir sessizlik çökerken loşlukta beyaz teni daha da parladı.

“Çünkü” diye adım attı Snape usulca. “Karanlık Lord, aile bağlarına önem verir. En sevdiği, en güvendiği, örnek alınması gereken sadık kadın müridinin bir fahişe olduğunu duyması hiç hoş olmaz, değil mi?”

Bellatrix dehşete düştü.

“Ne istiyorsun, kahrolası.”

Şimdi küstah ve alaycı sesi küçülmüş, titremişti. Snape, istediği etkiyi yarattığını anlarken gülümsedi ve ültimatomunu vermeden önce en eğlenceli anları yaşayan bir avcı gibi kadının kıvırcık, siyah saçlarının uçlarına parmaklarını geçirdi.

“Ne mi istiyorum?” Snape bir saniye düşündü. “Aslında… Hiçbir şey. Sadece daha dikkatli olmalısın, özellikle de benimle konuşma tarzına. Şimdi Yaxley’in yanına git ve konuştuklarımızın tek kelimesini anlatma.”


Odaya girdiğinde Ron’un uyumadığını, kendisini yatakta oturur pozisyonda beklediğini görerek şaşırdı Hermione. Ron, yatağın örtüsünü açıp genç kadını davet etti sessizce.

Hermione yatağa ilerleyip girdi. “Uyandırdım mı yoksa?”

“Hayır. Sadece sen uyuyana kadar uyumam.”

“Neden ben giderken seslenmedin?”

“Yalnız kalmaya ihtiyacın olduğunu biliyordum.”

“Teşekkür ederim.”

Uzandıklarında yüzleri dönük, yarı karanlıkta birbirlerinin gözlerine bakarlarken Ron, onun yanağını seviyordu. Sonra yaklaştı ve Hermione’yi dudaklarından öptü. Öpüşler sürerken Ron’un eli yanaklardan omuzlara, oradan genç kadının ipek kumaşlı pijamasına, beline kaydı. Pijama sıyrılırken Hermione, eli tutarak fısıldadı.

“Hayır, yapma Ron.”

Hermione olanlardan sonra kendini buna hazır hissetmiyordu. Genç adam anlamıştı, eli durakladı, orada kalırken sabırla nefes aldı. Neden her şey daha kötüye gitmek zorundaydı? Oysa bütün bunlar olmadan önce her şey nasıl da yolundaydı… Özlemle iç çekerken gözlerini kapattı. Hermione, resmi olarak ölüydü. Bir hafta önce buraya getirildiğinde, Harry ertesi gün Sihir Bakanlığına en yakın arkadaşını kaybettiğinin haberini vermek zorunda kalmıştı. Çoktan Bakanlığa sızan dedikodular, Hermione Granger’ın yokluğuna şüpheyle bakılmasına neden olmuştu. Elbette, Voldemort’un emriyle bu çalkantılı dedikodunun yayılması an meselesiydi zaten. Sonraki günler de Gelecek Postası’ndaki manşetlerden uzun süre düşmemiş, köşelerde epey tartışılarak Sihir Dünyası’nın geleceğinin parlak olmadığı yönünde düşünceler oradan oraya uçmuştu ve Harry Potter, Seçilmiş Kişi, eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Bu, Ron’un hiç hoşuna gitmemişti. Her yönden. Hermione ile resmi olarak da evlenemeyecekti, en azından savaş bitene ve gerçekleri açıklayana dek.

“Tamam. Affedersin.”

Sessizlik.

Ron onu kendine çekti, Hermione güvenle ona sarıldı ve uyuyakaldılar.


“Görevi bırakmanı istiyorum.”

Snape, ağzı yarı açık kalakalırken gözlerindeki bakış delirdiğini mi söylüyordu. Bellatrix’le ilgili basit görevini az önce hallettiğini söylemiş, ardından Dumbledore’un çarpıcı cümlesini duymuştu yanlış anladığını umarak.

“Görevi mi bırakayım?” 

“Evet,” dedi Dumbledore yorgun, esnerken. Epey geçti vakit.

“Bu mu yani, açıklamayacak mısın?”

“İstemem yeterli değil mi?”

“Değil. Sana söz verdim. Bu iş bitene kadardı.”

“Demek ki bitmiş.”

“Dumbledore!” dedi Snape, sabırsızlıkla sıktığı dişlerinin arasından. Bunu doğru düzgün anlatsa iyi olurdu.

“Bellatrix’in saçını aldığını söyledin. Çok iyi. Artık tek yapman gereken buraya gelmek… Görevini bırakmanı istiyorum, çünkü tamamlanmıştır.”

“Bu hiç inandırıcı gelmiyor.” dedi Snape şüpheyle gözlerini kısarak.

“İnanmalısın ve bunu kutlamalısın.”

“Bırakırsam, Karanlık Lord’dan alınabilecek onca değerli bilgi ne olacak? Nasıl bitmiş gözüyle bakabilirsin? Son toplantımızın Hogwarts hakkında önemli bir mesele olduğunu hatırlatırım, muhtemelen saldırılacak. Tahminimce iki güne kadar…”

“Severus. Bitti diyorsam bitti. Şimdiye kadar beni sorgulamadın, koşulsuz inandın ve dediklerimi uyguladın. Bunu da sorgulama ve uygula, eğer güveniyorsan?”

Snape, dudağını büktü cevap vermeden.

“Güzel.”

“Hemen gelmeyeceğim öyleyse.”

“Neden?” Dumbledore’un uykusu kaçmış gibiydi şimdi. Merakla eğildi.

“Saçı getireceğim ama birkaç gün beklemeniz gerek.”

“Aklından ne-”

Snape, Dumbledore’un konuşmasına izin vermeden çerçeveyi aldı ve zorla ağzını kapatır gibi çekmeceye tıktı, sonra kendi kendine mırıldandı.

“Aklımdan ne geçtiğini söylemem.”

3 Yorum

Filed under Sevgiye Dönüşen Nefret | Snamione

3 responses to “12. Bölüm

  1. Hilal

    Güzel olmuş aslında ama çok çabuk bitti, ya da ben öyle düşünüyorum… Sonuna geldiğimde “Bu nasıl biter,” dedim. Gerçekten güzel olmuş. Gelecek bölümlerin çabuk yayımlanması ümidiyle.

  2. Teşekkürler Hilal, umarım çabuk getiririm sizin için :)

  3. misket

    ama devamı gelsin artık. Böyle cok heyecanlı oldu.

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s