Bölüm 11 – Sezon Finali


Yazar Notları:

I. Bu bölüm Sezon Finalidir. Yeni Sezon’un ne zaman olacağını ise planlamış değilim. Facebook sayfasından her an duyuru yapabilirim. (http://www.facebook.com/thelderwand)

II. Kelime sayısı: 2.574

Bölüm 11

Aynadaki yansımasına bakarken ne kızaran gözlerinin akını ne de ıslanmış kirpiklerini görüyordu.

Öğle vakti olanlar aklından çıkmıyordu. Gözleri kendi yansımasının farkında değilken gördüğü şey yaşadıklarının tekrarıydı sadece. Zihin neden böyle yapardı? Kötü anıları silip yok etmez, sanki bir daha şoka girmeye ihtiyacı varmış gibi tekrarlayıp dururdu?

Çünkü zihin sadistti. Kontrolün her zaman insanın kendi elinde olmadığını, olamayacağını ispatlarcasına işkence yapar ve en iyi silahını kullanırdı: Kötü anılar.

Hermione de zihnen işkence çekiyor, bunu durduramıyordu. Aklını oynatacak gibi olurken ansızın haykırarak kenarlarını kavradığı lavaboyu sıktı, sarsılarak titredi ve başını önüne eğdi. Yaşadıklarına isyan ederken bağırdığının da farkında değildi. Bu iğrençlikleri hak etmemişti; defalarca bedenen aşağılanmış, gururu çiğnenmişti. Okul hayatında Draco’dan ya da onun çevresinden duyduğu “Bulanık” söylemi, burada duymak zorunda olduğu “Köle” ya da “Fahişe” gibi söylemlerin yanında bir hiçti. Her şey ağır geliyordu. Her şey kâbusların ötesindeydi. Burada durduğu her saniye, her dakika ölüm gibiydi.
Yeterince ağladığına ve sinirlerini boşalttığına kanaat getirdiğinde başını kaldırarak aynaya tekrar baktı. Bu defa gözleri dalıp gitmez ve zihninin saldırısına, kötü anıların saldırısına, uğramazken yüzünü inceleme olanağı buldu; kehribar gözlerinin akı kırmızı kesilmiş, gözaltları hafif çökük, üzüntünün izleri yüzündeki hatları belirginleştirmişti.

Gözlerini kendi gözlerinden ayırmadan eli lavabodaki sabun kutusuna gitti, kutuyu sıkıca kavradı ve onu bütün gücüyle aynaya geçirdi; ayna parçalara ayrılır, kırıkları etrafa saçılırken geri sıçramadı. Sadece refleksle gözlerini kırpıştırmıştı.
Hermione, büyük bir parçanın lavaboya düştüğünü gördü; köşesi ve kenarları oldukça keskindi. Kutuyu yerine bırakıp cam parçasını dikkat etmeksizin eline aldı sonra. Elindeki parçadan yüzünün yarısına bakarken hafif bir gülüş attı. Acı bir gülüş.

Evet, dayanma noktasını yitiren herkes gibi intihar etmeyi düşünüyordu. Ama bunu kendi kurtuluşu için değil, sevdiği adam için yapacaktı. Eğer çok daha ağır acılara maruz kalan biri varsa o da Ron’du: Hangi erkek sevdiği kadının tecavüze uğradığını görmeye dayanabilirdi ki? Hangi erkek böyle bir anda öfkesine hâkim olabilirdi ya da elinden bir şey gelmemesine katlanabilirdi?
Ona bunları daha fazla yaşattırmayacaktı. Kendi hayatına son verirse bunun, sevdiği adamın kurtuluşu olacağına inanıyordu. Burada tıkılı kalmış, asla kurtulamayacağını bildiği bir yerde durmanın anlamı da yoktu. Öleceğini bilirken ölümünün onların elinden olmasına nasıl izin verebilirdi? Korkaklıktı bu.

Neden daha önce kalkışmamıştı sanki bu işe? Neden şimdi? Yoksa bilinçaltında aslında kurtarılmayı mı beklemişti? Böyle bir şeyi düşünmüş müydü, başkasının ya da Ron’un buraya gelip kendisini kurtaramayacağını bile bile gelmesini, kendi canı uğrunda ölmelerini mi beklemişti? Bu kadar bencil miydi, kendi hayatı için başkasının hayatı…
Hayır, kesinlikle bencil değildi. Şimdiye kadar hayatta kalmasının tek sebebi, onlara yenik düşmeyeceğini kanıtlamak istemesiydi; güçlü olduğunu, korkutamayacaklarını…

Küvettin çoktan dolmuş olduğunu çıplak ayaklarına değen sudan anladı. Banyonun zemini ıslanmıştı. Hermione, elinde cam parçasıyla arkasına döndü ve küvete ilerleyerek musluğu kapattı. Artık kendini ispatlamaya da uğraşmayacaktı. Yorulmuş, bitmiş, tükenmiş hissederken ve batacağını bilirken neden çırpınıyordu ki? Hem kendini ispatlayınca eline ne geçecekti?

 Örtündüğü havluyu üstünden çekerek ıslak zemine rastgele bıraktıktan sonra kendisini bekleyen sıcak suya girmeden önce, bu ikinci banyosuydu, şampuanla suyu köpürttü. Sonra da buharı tüten suya girdi.
Küvete girer girmez kasları anında yumuşadı, hatta sinirleri bile sakinleşirken bu birkaç saniyelik rehavetin tadını çıkardı gözlerini yumarak.  Ansızın, gevşeme sırasında elinde tutmakta olduğu parça suya düştü. Birkaç saniye dipte onu aradı, bulup çıkardıktan sonra aynadaki aksine bakarak kendini hazırladı.

Sol bileğini küvetin dışına sarkıttığında bunu hemen şimdi yapmak, daha fazla beklemeden lanet yerden gitmek istiyordu. Keskin camı bileğine dayadı, birkaç derin nefes aldı ve ani bir hareketle keserken sulanan gözlerini sıkıca kapatarak inledi. Bileği yanıyordu. Gözlerini yavaşça araladığında tam istediği gibi, derin olduğunu gördü; kesikten su gib kan sızıyordu; koyu ve bir vampirin ağzını sulandıracak kadar lezzetli.
Yaralı bileğiyle ötekisini kesmek zor olacaktı. Güç bela olsa öbür bileğine de aynı işlemi yaptı. İşi bittiğinde kanlı avucunda tuttuğu ayna parçasını bıraktı ve düşüşe geçen parça yere çarpınca ikiye ayrıldı.

Kan, sıcak suyun etkisiyle hızla akarken zemindeki suya karışarak banyonun her köşesine yayıldığında birkaç dakika oluyordu; ama zaman, kandan daha hızlı aktı ve Hermione’nin bilinci gitti…

Aynı saatte. 

Uyuyordu. Aniden başına saplanan ağrı gözlerini açmasına neden olurken alnının yan tarafını tuttu Ron. 

Yine görüntülerin geleceğini anlarken o tarafa ait hiçbir şey görmek istemiyordu. Hermione’yi bile.

“Hayır, hayır…”

Fakat ağrı öncekilerden daha şiddetliydi. Ron, dişlerini sıkıp inledi. Yorganı üstünden çekerek doğrulduğunda alnını tutmaya devam ediyordu geçmesini sağlayabilecekmiş gibi. Kalkacakken beyni adeta ikiye bölünür gibi oldu ve aniden onu olduğu yere mıhladı. Ron, ağzını açarken gecenin sessizliğinde haykırışlarına engel olamadı. Canı çok yanmıştı. Vücudu, iradesi dışında hafifçe titremeye başladı, biraz sonra da burnundan mavi-beyaz çizgili pijamasının önüne koyu kırmızı bir leke aktı. Kan.

Şiddetli baş ağrısı burnunu kanatmıştı. Giderek artan ağrıya dayanamayıp bütün gücüyle çığlık attı. İtiraz ediyor, görmek istemiyordu. Hermione’nin bu defa kime yalvarmak zorunda kaldığını, ne acılar çektiğini, hiçbir şeyi görmek istemiyordu. Harry’nin söylediklerini aklına getirmeye çalışarak zihnini kapamaya zorladı ama ne yazık ki o kadar iyi değildi. Nitekim Voldemort’un güldüğünü beyninde duyabiliyordu da.

“Küçük aklını zorlama, Weasley.”

Soğuk kahkahalar alçalarak kaybolurken Ron, beynine bıçak gibi saplanan bir başka sesi, Hermione’nin sesini işitince engel olabilecekmiş gibi kulaklarını kapattı hızla. Elbette işe yaramazken ardından gelen görüntüler kanını dondurdu…

*

Günün doğmasına dakikalar vardı.

Hermione, bir başka huzursuz rüyalarla boğuşurken uzanıyordu. Gece giriştiği intihar çabası başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Belki çok kan kaybetmişti ama ruhunun bedenini terk etmesine yetmemişti bu.

Snape, onu öyle bulunca adeta beyninden vurulmuşa dönmüş, kendine gelince birini daha kaybedecek olma korkusuyla hızla küvetten çıkarmış ve yatak odasına götürerek daha fazla kan kaybetmesine engel olmak için kesikleri kapatan tılsımlar yapmıştı öldüğünü sanmasına rağmen… Çünkü ne atan nabzını ne de nefesini hissedememişti. Onun ölümünün sebebi olduğunu düşündüğünde hayatında ikinci defa kahrolarak kendine lanetler yağdırmıştı, Snape. Ve benzerlik… Neden sevdiği bütün kadınlar ölüyordu, lanetli miydi yoksa? Gülü dalından kopardığında olduğu gibi sevdiklerine dokununca da soluyorlar mıydı?

Daha sonra Hermione’nin ölmediğini, sadece nabzının çok zayıf, nefesinin de anlaşılamayacak kadar az çıktığını keşfetmiş, kaybettiği en değerli eşyasına sarılır gibi sarılarak geri dönen yaşamı kucaklamıştı. Hatta onu sevdiğini saklamaktan vazgeçerek itiraf bile etmişti o an.

“Her şeyi senin için yaptım,” dedi fısıltıyla ellerini yumuşacık yanaklarda gezdirirken. Cüppesi nemli, üstüne kan kokusu sinmişti. “Belki Hermione Granger olmasaydın bu kadar uğraşmazdım. Yerinde başkası olsaydı bu kadar çırpınmazdım. Hatta hiç uğraşmazdım. Seni kurtarmalıydım çünkü Potter’ın dostuydun, özeldin… Eğer Potter bu savaşı kazanacaksa dostlarına ihtiyacı vardı, anlıyor musun? Başta senin için böyle düşünüyordum.

Sonra hastalandığın zaman… Seni iyileştirmek için elimden gelenini yaparken senin için üzüldüğümü ama aynı zamanda sana bakmanın bana haz verdiğini, senden hoşlandığımı fark ettim. Hermione Granger’ı kurtarmaktaki amacım Potter için olmaktan çıkmıştı artık. Kurtarmalıydım, çünkü ona âşıktım. Çünkü benim için özeldi.”

Snape, onu severken gözlerini hiç ayırmıyordu; saçlarını, yüzünü, teninin dokusunu ve kokusunu ezberliyor ona her an daha da âşık oluyor, birini sevmenin ne kadar güzel olduğunu yeniden hatırlıyordu. Yeniden.

“Yaptıklarım ve yapılanlara seyirci kaldığım için üzgünüm… Çaresizdim, rolümü oynamak zorundaydım… Daha iyisini yapamadığım için üzgünüm, özür dilerim, özür dilerim…”

Saatler önce ıslak ama şimdi kurumuş ve kabarmış saçlara dokundu kokusunu içine çekerek. Ellerini yavaşça kesiklerini iyileştirdiği bileklere indirdi, parmaklarını parmaklarına kenetlerken kaşlarını çattı. Kesiği kusursuz biçimde kapatmış, iz bile bırakmamıştı ama hâlâ durmakta olan izler vardı: Bileği çevreleyen o morumsu izler.

Bunun neden olduğunu çözememişti Snape. Bir şey onun kaçmasını engellercesine bileklerini morartacak kadar sıkı, kurbanlık koyun gibi bağlamıştı sanki. İçini kaplayan huzursuzlukla sıkkın nefes aldı. Basamakları inerken birini atlamış gibi hissediyordu. Birşeyi gözden kaçırmış gibi; ancak şu an doğru düzgün düşünemiyordu. Sadece onunla biraz daha kalabilmeyi istiyordu. Daha fazla vakit geçirebilmek, daha fazla sevebilmek…

Güneşin ortaya çıkmasına az kalmıştı ve gerekeni yapma vakti neredeyse gelmişti. Snape, birkaç dakika kadar ona sarıldı, yüzünü sevdi, öpmek istedi ama yapmadı. Bundan sonra onun rızası olmadan hiçbir şey yapmayacağına, ona dokunmayacağına yeminliydi.

“Bitti, gideceksin. Buradan çıkacaksın.”

Sabah ışıkları yavaşça yükseldi, ikisinin yüzlerini aydınlattı. Snape, gözlerini kapatarak alnını onlun alnına dayadı. Sevdiğiniz birini bırakmak kolay olmuyordu; ayrılmamak isteği şiddetlenirken kendini yatıştırırcasına fısıldadı.

“Seni seviyorum, seni seviyorum…”

Hermione’nin boynundaki bir damarı usulca öptü, sonra elindeki küçük iğneyi tam oraya sapladı ve içindeki sıvıyı zerk etti. Aynı anda Hermione, kalbinin tam ortasına kazık çakılmışçasına gözlerini aniden açtı ve dudaklarından son bir çığlık yükseldi, yükseldi… Ses, geldiği gibi kesilirken kehribar gözler açık, öldüren lanetin etkisine maruz kalmışçasına sonsuzluğa bakarken oda eski sessizliğine gömüldü.

*

“Kılkuyruk, belki de yukarı çıkmalısın” dedi Voldemort sesinde apaçık sabırsızlıkla. Beklediği kişinin geleceği yoktu. Zaten dün gece olanların etkisinden de çıkabilmiş değil, gerginken kendine hâkim olamıyordu.

Potter, Weasley’in zihnine müdahale ederek kendisini kovmayı başarmıştı. Onunla bir an için aynı zihni paylaşmış kadar olmuşlardı. Weasley’in zihninde, ortak bir zeminde buluşarak. Çok kısa bir an. Çok kısa bir an için birbirlerini görmüşlerdi. Yine.
Voldemort, o karşılaşma anında kendinden bir şeylerin çekildiğini hissetmişti sanki. Bir parçası kopup gitmiş gibi… Ve bu his, varlığını sürdürürken çok endişeliydi çok…

Kılkuyruk gitmeye hamle ederken kapılar açıldı, Voldemort başını geriye çevirerek bakındı. Snape, kucağında taşıdığı Hermione ile içeri giriyordu. Yeterince yaklaştığında onu yere bıraktı ve yerden kalkmadan, hiç konuşmadan Lordunu bekledi.

Voldemort, bütün sabırsızlık belirtilerini üstünden atmışçasına sakin, hafif bir gülüşle ilerledi. Durduğunda ayaklarının altında yatan cesedi, başını hafifçe sola yatırarak parlayan kırmızı gözleriyle incelemeye koyuldu; Bulanık’ın gözleri açık, teninin rengi tebeşir beyazı, ölüm soğukluğu kokuyordu. Voldemort, bakışlarını yere çömelmiş adama çevirdi ölçerek.

“Sadakatin göz yaşartıcı, Severus.”

Cesetten uzaklaşırken tatmin olmuş bir ifadesi vardı. En azından bir şeyler yolundaydı.

“Kılkuyruk. Diğerlerine söyle, cesedi ait olduğu yere bıraksınlar.”

Snape merakla başını kaldırdı. “Lordum, acaba onu nereye-”

“Potter.” dedi Voldemort, gelecek soruyu tahmin etmişçesine. “Arkadaşının cesedini görürse belki aklı başına gelir. Ve insanlar… Seçilmiş Çocuk’u sorgulamaya başlayabilir. O yaşarken ve dostları teker teker ölürken Potter ne yapıyor? Saklambaç oynuyor.”

Güldü.

“Artık vakit her zamankinden daha yakın, onu sobeleyeceğim.”

Peter Pettigrew tam kapıdan çıkmak üzereyken Voldemort son anda aklına bir şey gelmiş gibi durmasını söyleyip, Severus’a dönerek ciddiyetle konuştu.

“Seni ödüllendirmek isterim. Kılkıyruk, yolu gösterecektir.”

Snape, ayağa kalktı ve eğilerek selam durdu.

*

Grimmauld Meydanı’nın on üç numaralı evin kapısı açıldı, içeriye esen sert rüzgar kar tanelerini bırakırken kucağında Hermione’yi taşıyan Harry ve ardından heyecanla seğirten Ginny girdi. Mrs Weasley’in eli ayağına dolaşmış, sevinçle kapıyı kapatırken Arthur, en yakın odanın kapısını açarak Harry’nin geçmesine yardım etti.

Ginny ve Mrs Weasley, çığrışarak birbirlerine sarılır ve olayı kutlarken Harry ile Arthur gülüyordu. Hermione, yatırıldığı koltukta bir ceset gibi dururken sevinip birbirlerine sarılmaları, gülüşmeleri çok tezat görünse de aslında hiç öyle değildi. Onun uyanacağını biliyorlardı.

Dumbledore’dan Hermione’nin getirileceği haberini aldıklarında önce inanamamışlardı. Daha sonra Ron’a haber vermişler ama onu da inandıramamışlardı. Zaten Ron’un dinlediğinden de şüpheliydiler. Onu bırakıp pencereye koşmuşlar ve Ölüm Yiyenlerin meydanda cisimlenip Hermione’yi bırakmalarını beklemişlerdi. Pencereden buz gibi dışarısını izlerlerken onları ilk gören Ginny olmuş, sevinçle bağırarak Harry’e sarılmıştı. Ölüm Yiyenlerin meydanı terk ettiklerine emin olduktan sonra da dışarı çıkıp onu almaya gitmişlerdi. İşte şimdi buradaydı Hermione. Ait olduğu yerde, ikinci ailesinin yanında.

Hermione, aniden ciğerlerine derince oksijen çekerken boğulacakmış gibi hissetti. Ağzı yırtılacakmışçasına ardına kadar açık, nefes alabilmek için çabalıyordu. Yeniden hayata dönerken birden nefes çekmek sersemletmişti. Başı döndü, açık duran gözlerini kapattı. Vücut ısısının normale döndüğünü, kanının damarlarında hızla dolaşmaya başladığını hissetti. Bütün bedeni uyuşmuş, cızırdıyordu. Aynı anda kendini yeniden doğmuş hissetti tuhaf bir şekilde. Sanki zamansızca ölmüş ve tekrar dünyaya gelmişti. Gözlerini açarken sesleri de algılamaya başladı; birileri “uyandı!” gibisinden bağırıyordu. Görüşü netleşti ve başında sevinçle toplaşan grubu gördü; Harry, Ginny, Mr ve Mrs Weasley.

Hermione, Ginny’nin yardımıyla koltuktan doğrultuldu hemen.

“Döndün, Hermione! Döndün!”

Ginny, hızla sarılıp sarmaladı. Birkaç dakika boyunca onu bırakmayınca da Harry, ikisini ayırdı ve sarılma sırasının kendisine geldiğini söyledi gülerek.

“Eve hoşgeldin, Hermione.”

Molly de ıslanan gözlerini silerek Hermione’ye sarıldı, mutluluktan söyleyecek söz bulamadı. Kendini bırakıp ağlarken Arthur şiştleyerek sakinleşmesi için onu kendine çekti. Tüm bunlar olurken Hermione sadece şaşkındı. Son derece şaşkın… Yavaş yavaş durumu kavrar ve eve döndüğünün gerçekliğine ikna olurken yutkundu. Aniden utanmış, yanakları kıpkırmızı kesilmişti. Bu insanların yaşadıklarını bilmesi rahatsız ediciydi… O malum bakışları görmemek adına, kaçarcasına sordu;

“Ron nerede?”

Harry nefes aldı.  “Ron’a döneceğini söyledik ama inanmadı. Aslında müjdeyi bile duyduğundan şüpheliyiz. O…”

Harry sözün gerisini getiremezken Molly’nin duyguları karışmış, şimdi de üzüntüden ağlamaya başlamıştı. Ron’un aklını kaçırdığına emindi.

“Ona ne oldu?” dedi Hermione hızla, paniklemişti.

Ginny, “Dün gece aniden bağırmaya başladı. Ne olduğunu anlamak için yukarı koştuğumuzda… Kendini öldürmeye çalışıyordu. Harry, yine ele geçirildiğini anladı ve Ron’un zihnine girerek müdahalede bulundu. Sanırım- Voldemort’u onun zihninden atmayı başardı.”

Harry, “Ben birşey yapmadım,” dedi. Alçakgönüllü davranmaya çalışmıyordu, aksine sadece doğruyu anlatmak için uğraşıyor gibiydi. “Sadece- bilmiyorum, Ron’un zihnine girdiğimde tuhaf birşey oldu. O’nu gördüm. Sanki aynı zeminde buluşmuşuz gibi; ve ben-başka şeylerde gördüm… Her şey çok hızlıydı. Gözlerimi açtığımda da Ron bayılmıştı.”

Hermione daha da kızarırken Harry’nin gördüğü şeyleri sormaya cesaret edemedi. Arkadaşının gözlerine dikkatle bakarken bilmediğini anladı. Her ne gördüyse kendisiyle alakası yoktu.

“Öldüğünü sanmıştık,” dedi Arhur onaylarken. “Çok korktuk.”

Ginny, “Her ne gördüyse aklını oynattı.” dedi üzüntüyle. “Sürekli sayıklıyor ama ne dediğini anlamıyoruz.”

Molly sarsılarak ağlamaya başladı.

Hermione kalkmaya çalıştı. “Şimdi nerede?”

“Mutfakta.” dedi Molly ağlamaya ara verirken. Gözlerini eliyle kuruladı, sesi bir an ümitli çıktı. “Seni görürse belki kendine gelir…”

*

Odasına geri döndüğünde bir gün daha sona eriyordu. Cüppesini çıkardı, koltuklardan birine rastgele attı ve boş yatağına baktı. Bir zamanlar dolu ama şimdi boş olan yatağa.

Gitmişti.

Bir daha ne ona dokunabilecek ne de sevdiğini söyleyebilecekti. Kalbinin de bu yatak kadar boş, yalnız olduğunu hissederken hezeyanla üzüldü. Özleyecekti. Onunla uyumayı, konuşmayı, o uyurken gizlice izlemeyi ve dahası…
Yavaş adımlarla yatağa ilerledi ve örtüyü çekerek uzandı, yanındaki yastığı alıp kokuyu içine çekti. Gitmişti belki evet; ama kokusu buradaydı. Ve Anısı.

Uzandığı yerden arkasını dönerek kolunu uzattı, kalkmaya üşenerek komodinin çekmecesini açıp çerçeveyi aldı.

“Dumbledore.”

Biraz sonra yaşlı adam belirirken gözlerini kapattı Snape.

“Severus.”

“O iyi mi?”

Dumbledore hafifçe gülümserken; “İyi olacak… Sen iyi misin?”

“İyi olacağım.”

“Zorlu bir işin altından kalktın. Seninle iftihar ediyorum, Severus.”

“Görevimdi.”

“Ve yeni bir görevin daha var.”

Snape, bir an dalga geçmek için ağzını açtıysa da sustu. Bu gece şaka yapmak istemiyordu.

“Nedir?”

Dumbledore derin nefes aldı.

“Voldemort, Mr Weasley’in zihnine girmiş yine. Biliyor muydun?”

“Hayır, ne görmüş?”

“İşte bunu bilmiyoruz. Konuşmadı; ama iyi bir şey görmediği kesin tabii. Her ne gördüyse onu çıldırtmışa benziyormuş.”

Snape, ilgiyle dinlerken kapattığı gözlerini açtı.

“Bunun yeni görevimle ne ilgisi var?”

“Oraya geliyorum şimdi. Harry, Mr Weasley’in zihnine girerek Voldemort’u atmayı başarmış. Bunu yaparken de tuhaf bir şey olduğundan bahsetti, bir şeyler gördüğünden… Demek istediğim o ki, elimizde çok mühim bir bilgi var ve bu yoldan geçmemiz için de ihtiyacımız olan bir şeye. Daha doğrusu, birisine…”

“Birisine mi, kim?”

“Bellatrix Lestrange.”

*

Birbirlerine sarılarak uyuyorlardı. Daha doğrusu Ron uyuyordu ve belki de Hermione’nin yokluğundan bu yana ilk defa huzurlu bir uykudaydı.
Hermione ise uyuyamamıştı. Ron’un saçlarını okşarken dalgın, düşünüyordu: Çok değişmişti Ron. Zayıflamıştı, derbeder bir görüntüsü vardı ama kendini toplayacaktı zaman içinde. Buna inanmak zor değildi çünkü artık buradaydı ve bir daha ayrılmayacaklardı. İnanması zor olan, diğer mevzuydu.

Orada tutsakken Snape hakkında neler düşündüğüne bakılırsa, şimdi düşündüklerinin aksi biri olmasına inanamıyordu. Başından beri Yoldaşlık adına çalışıyordu… Aklından casus olma ihtimali geçmemiş değildi başta; ama Snape öyle bir konuşmuştu ki, ümidini kırmıştı. Ve öyle bir rol yapmıştı ki, onun bir Ölüm Yiyen olduğuna, bir pislik olduğuna inanmıştı. Bir an için, onunla kaldığı ilk güne gitti…

“Lütfen…” Çaresiz bakışlarını pozisyonunu bozmadan kendisini izlemekte olan adama çevirdi.

“Lütfen, istediğini yaparım-” Hermione yutkunarak kanepede doğruldu. “İstediğini- yemin ederim. Beni bırak…”

“İstediğimi mi yaparsın?”

“Beni bırakırsan.” diye başını salladı genç kadın hevesle. “Seninle olmak istemiyorum.”

Snape dudağını büktü ve koltuğunda yayıldı. “Ama benim istediğim de bu zaten, Granger. Sen.”

Hermione’nin gözleri yerinden uğradı. Hayır… Olamazdı, istediği Hermione Granger olamazdı…

“Ya-yalan söylüyorsun.”

“Ve Sabırsızlıkla bekliyorum.”

“Hayır!” diye kalktı haykırarak. Kirli ellerini yumruk yapmıştı. “Hayır…”

Ama değildi. Bir Ölüm Yiyen değildi ve Hermione Granger’ı kurtarmak için bir amacı vardı.

“Hermione Granger’ı kurtarmaktaki amacım Potter için olmaktan çıkmıştı artık. Kurtarmalıydım, çünkü ona âşıktım. Çünkü benim için özeldi.”

Snape’in sesi kulaklarındaydı sanki ve sevdiğini tekrar tekrar fısıldıyordu.

“Seni seviyorum, seni seviyorum…”

Hermione, gözlerini kapattı. Keşke hiç duymamış olsaydı son sözlerini, keşke…

Devam Edecek…

Dipnot: Evet, tahmin edileceği üzere Hermione onun söylediği her şeyi aslında duymuştu uyurken / uyur numarası yaparken. Böylede bitiririm işte sezon finalini. Çatlayın bakalım.
Harry’nin gördüğü şeylere gelince de onu da gelecek sezonda öğreneceksiniz.  Şimdilik hoşcakalın….

Yorum bırakın

Filed under Sevgiye Dönüşen Nefret | Snamione

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s