Bölüm 9


Malfoy Malikânesi’nin görkemli bahçesi bir gün öncesinden düğün hazırlıkları için ev cinleri tarafından özenle hazırlanmıştı; çimenler kırpılmış, büyük çalılara çeşitli şekiller verilmiş, her taraf sulanmış, kısacası gereken bütün özen gösterilerek bahçe hazır edilmişti. Saatler önce de süs fenerleri asılmış, beyaz örtülü masalar ve sandalyeler yerleştirilip, süsler ve yemek takımları konulmuştu. Akşama doğru davetiyeler birer birer gelirken bazıları Malfoy ailesine pahalı şaraplar hediye ediyordu.

Bugün hem Malfoy’lar hem de Parkinson’lar için özel bir gündü. Her iki ailenin evlatları kutsal birlikteliğe imza atacaktı çünkü. Draco Malfoy ve Pansy Parkinson. Hava kararıp da davetli sayısı tamamlanınca meraklı bekleyiş başlamış, o arada iki ailenin kadınları bir araya gelip dertleşircesine mutluluk gözyaşı dökerek evlatlarını bekliyordu. Kocaları da yanlarında, içki içerek sohbet ediyor ve kadeh kaldırarak çocuklarının mutluluklarına içip kahkaha atıyorlardı.

Az sonra Draco ve Pansy, yüzlerinde geniş bir gülümseme ile kol kola, bahçede kendilerini bekleyen topluluğa doğru yürüyordu. Topluluktan alkışlar ve ıslıklar yükseldi, gençler daha da gülerken birbirlerine baktı. Pansy’nin gözleri dolmak üzereyken kendini tutup anne ve babasına baktı. Draco da aynısını yaparken iki anne baba, başlarını eğerek selamlarını kabul etti. Mrs Parkinson ve Mrs Malfoy, tuttuğu gözyaşlarını serbest bırakırken Mr Malfoy ve Mr Parkinson gururla onları izliyordu.
Gençler, birbirlerini karı-koca ilan edecek olan malum kişiye doğru yürüme devam etti. Yol bitince alkışlar dindi, ıslıklar sustu. Sonra prosedüre göre kutsal kitaptan bölümler okundu, sessizce dinlendi ve bitince önce Pansy’e sonra Draco’ya malum soru soruldu. İkisi cevap vermeden önce birbirlerine bakarak aynı yanıtı verdi ve her ikisi de ayrı ayrı alkışlandı, karı-koca ilan edildiler. Gelini öpme kısmına gelindiğinde Draco Malfoy, artık karısı olduğu Pansy Malfoy’a sırıtmış, duvağı açarak dudaklarını uzun uzun öpmüştü. O an alkışlar ve ıslıklar daha da yükselirken arada kahkahalar duyuluyordu. Anneleri mutluluktan ağlamaya devam eder ve babalar da duygulanırken birbirlerini tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını diliyordu.

Düğün son hızıyla devam ederken pek çok Ölüm Yiyen bahçede dans ediyor, bazıları da masada oturan yeni çifti tebrik için yanlarına gidip sohbet ediyordu. Geleneğe göre önce aileler giderdi gençlerin yanına. Bu yüzden iki genç Malfoy, önce anne-babalarının sonra diğer akrabalarının güzel dileklerini almıştı. Bellatrix de onlardan biriydi.

“Tebrikler,” diyordu gururla, çenesini hafifçe kaldırarak. Yanında da kocası Rodolphus Lestrange vardı. Rodolphus, gençlerin elini sıktı, Draco da teşekkürlerini sundu ikisi adına. Narcissa, Lucius ve Parkinson ailesi de yanlarındaydı. Bu sırada kalabalıktan çıkagelen Peter Pettigrew, sora sora Bellatrix’i bulduğunda soluk soluğaydı.

“K-Karanlık Lo-Lord, seni çağırıyor.” Şişman adam zorlukla soluklandı. Fazla koşmuş gibiydi. Bellatrix, ne olduğunu sormadan Peter’ı eliyle kenara çekerek yine o gururlu edasıyla Lord’unun yanına doğru yol aldı konuşmadan.

Peter, daha sonra dönerek Lucius’a baktı.

“Seni de Bella’dan sonra bekliyor.”

Narcissa derhal kocasına bakarken Lucius, tamam anlamında başını eğdi ve Peter tekrar kalabalığa karışıp gözden kaybolurken Draco, endişeyle sordu.

“Neler oluyor?”

Pansy de onun telaşlı sesinden etkilenerek kaşlarını çattı. Mr ve Mrs Parkinson sakindi.

Lucius da sakince; “Lord tebriklerini sunacaktır herhalde.”

“Ama Peter, Parkinson’ları çağırmadı, dikkat edersen.” dedi Draco, Pansy’nin ailesine bakarak.

Parkinsonlar gözlerini kaçırınca Lucius nefes aldı.

“Draco, neden soru sormayı bırakıp eğlenmene bakmıyorsun?”

Narcissa, Lucius’u sakinleştirircesine koluna dokunurken, “Neden beni dansa kaldırmıyorsun, Draco?” dedi gülümseme çabası içinde.

Draco Malfoy ayağa kalkarken elini annesine uzattı ve onu dans alanına çekerken Lucius, başıyla gelinini ve Parkinson’ları nazikçe selamladıktan sonra elinde bastonlu asası, üzerinde göz alıcı büyücü takımı, Malfoy asilliğiyle yürüyerek Peter gibi kalabalıkta gözden yiterken eğlence devam ediyordu.

*

Çığlıklar.

Onun çığlıkları. Ağlıyor, neredeyse yalvaracak. Kendini tutuyor.

Bir çatırtı.

Ve onu karşılayan daha kuvvetli çığlık…

Sonra bir kahkaha…

“Haaayııır!”

Ron Weasley, gözlerini sımsıkı yumduğunda iki eliyle kulaklarını kapatmış, hızla soluklanırken hiddetinden titriyordu. Gözlerini ve kulaklarını kapatması gülünçtü aslında. Sesler dışarıdan gelmiyordu ya da görüntüler. Görüntüler, Muggle’ların kutu gibi şeye bakıp izledikleri gibi -telvizon- kapalı göz kapaklarının ardında sahneleniyordu adeta.

Biri Ron’u tuttu. Gözlerini açmasını söylerken kızgın, onu sarsıyordu. Eller, Ron’un ellerini zorla indirdi ve kendisini duymasını sağladı. Öyle ki, çığlıklar hâlâ Weasley’in kulaklarında çınlıyor olmalıydı.

“Kes şunu!”

Harry Potter, onu tutmuş sarsarken mavi gözler yeni duyuyormuşçasına yavaşça açıldı. Gözlerin sahibi ağzının açık, bağırmaya devam ettiğini fark ederken sesini kesti, Harry konuştu;

“Ona izin verme. Görmeni sağlamasına izin verme, Ron. Biliyorum, onu merak ediyorsun, onun için endişeleniyorsun ama bunları görmenin sana faydası yok. Bana bak, hayır, gözlerini aç dedim-”

Ron gözlerini yeniden kapattığı gibi açarken sarsılmış gibiydi. Bilinci arada öteki tarafa gidiyordu. Zindanlara. Harry’e odaklanmaya çalıştı güçlükle.

“Zihnini kapatmalısın, belki Snape kadar-”

Harry anında sustu, yanlış kelimeyi söylemişti. Ron onun adını duyunca bir çılgınlık yapacak diye paniklerken bir şey olmadı. Arkadaşı sanki başka yerlerdeydi ve Snape’ten daha önemli şeyler vardı. Genç adam yutkunurken tedirgince devam etti.

“Belki onun bana öğrettiği kadar iyi öğretemedim sana ama çabalamak zorundasın, anladın mı? Ron. Seni ele geçirmeye çalışıyorlar, sana da işkence ediyorlar. Yıpranmanı, aklını oynatmanı istiyorlar. Bunu başarırlarsa, seni kaybederim ve onlar kazanır.”

“Ya-yapamıyorum, Harry.”

“Yapmak zorundasın. Hermione için dayanmalısın, onun dayanmaya çalıştığı gibi.”

Harry, yere çökmüş arkadaşını kolundan tutup kolaylıkla kaldırdı. Haftalar önce olsaydı, onu kaldırmakta hayli zorlanabilirdi ama arkadaşı epey kilo kaybetmişti artık. Neredeyse birbirlerinden farkı kalmamış, sıskaydılar. Ron, zihninde canlanan görüntülere ve seslere dayanamayınca kendini yere atmış ve gözlerini yumup elleriyle kulaklarını örtmüş, çılgıncasına bağırmıştı. Şimdi Harry’nin desteğiyle ayaklanırken yalvaran edayla arkadaşına baktı. Harry onu çok iyi anlarken başını salladı yavaşça. Tekrar Zihnibend çalışacaklardı.

Harry, Ron’dan Voldemort’un onun da zihnine girdiğini öğrendiğinde büyük bir şok geçirmiş, bunun nasıl olduğuna anlam veremez ve imkânsız olduğunu söylerken önce Ron’un aklını oynattığını sanmıştı. Ron, kendisine inanılmadığını anlayınca da hır çıkarmış, o gün zaten yaralı olan elini daha çok kanatmıştı. Harry ile Ron’un kavga ettiğini duyan Molly, Arthur ve Ginny, güç bela onları ayırmıştı. Molly ve Arthur, oğullarının bu hallerine ve davranışlarını oldukça üzülmüş, neden böyle yaptığını hiçbir zaman öğrenememişlerdi. Nihayetinde Ron’un gerçeği söylediğine ikna olan Harry, ona Zihnibend dersleri vermeye başlamıştı bildiği kadarıyla.

Ron Weasley, bunu yapmazsa sahiden de aklını oynatıp intihar edeceğini düşünmeye başlamıştı çünkü. Umutsuzca başını eğip parmağındaki alyansına baktı. Artık parıldamayacaktı…

*

Lucius, salondan çıkan Bellatrix’in yüzündeki memnuniyet ifadesini görünce meraklandı. Kapıya yönelirken Bellatrix de ona doğru yürüyordu.

“Seni de çağırıyor.”

“Biliyorum. Yüzündeki gülümsemeyi neye borçluyuz?”

Bellatrix kıkırdadı.

“Bulanık’ın nişanlısı var ya. Şu kanı bozuk Weasley.”

“Ee?”

“Bulanık’la geçirdiğim eğlenceli saatlere tanık oldu. Ah, yüzündeki ifadeyi görebilseydim keşke!” dedi kırmızı, dolgun dudaklarını bükerek.

Lucius anlarken yorum yapmadı. Kafası başka bir şeyle meşguldü. Lord, ne konuşmak istiyor ya da ne istiyordu? Şimdi Draco’nun endişesi kendisine de bulaşmışken yüzünü kasarak Bellatrix’i geçmeden evvel, “Narcissa’yı yalnız bırakma.” dedi.
Baldızının onayını gördükten sonra içi rahatlayarak kendisini bekleyen Lord’a gitti.

*

Soğuk.

Kış ortasında, karanlık zindanın buz gibi taş zemininde uzanırken kımıldayacak hali yoktu. Artık acıyı bile umursamazken düşündüğü, düşünmeye çalıştığı tek şey sıcak bir ortamın hayaliydi. Kırılan kemikleri sızlarken öksürdü. Nefes almak bile kemiklerini acıtıyordu. Buz gibi zindanda, üzerinde onu yeterince ısıtmayan kılığıyla yerde yatmaktan hasta olmuştu. Öksürürken kırılmış kaburgaları sarsıldı ve acı dolu bir inilti çıktı kurumuş, üşümekten morarmış dudaklarından. Vücudu üşümenin etkisiyle titrerken hayal kurmakta dahi güçlük çektiğini fark ederek sıcak bir yerin özlemini boş verdi. Muhtemelen burada ölecekti.

Yeni bir öksürük…

Acı.

Soğuk.

Ne zamandır buradaydı? İçeri girdiğinden beri her şey o kadar çok tekrar etmişti ki sanki her günü, içeri girdiği günün aynısı gibi gelmişti;  Bellatrix düzenli olarak geliyor, gevezelik ediyor, kemiklerini kırıyor, işi bitince gidiyor, hemen arkasından Kılkuyruk, elinde kemikleri onaran bir iksirle zindana girip bunu içiriyordu. Ancak kemikleri tam iyileşmeden Bella, yüzünde o şımarık ifadeyle geri döndüğünde eğlenceli olduğunu söylediği oyuna devam ediyordu. Her günü aynı geçince zamanı hesaplayamamıştı, Hermione. Gerçi bilse ne faydası olacaktı? Bunu da boş verirken acı acı düşündü; Bellatrix’in de söylediği gibi zindanlar, mezarı olacaktı.

Bellatrix, kendisine emredileni yaparak ilk gün Hermione ile saat başı ilgilenmiş, fakat her saat başı inanılmaz acılar çekmekten düştüğü haller, ona keyif vermez olunca seanslar günde bir’e indirilmişti. Bu açıdan kendini şanslı sayıyordu genç kadın. O saatler asla bitmeyecekmiş gibi gelmişti.

Zindanın demir parmaklıklı kapısı gıcırtıyla aralanırken yere kısık bir fener ışığı vurdu ve karanlık zindan hafifçe aydınlanırken yerde yatmakta olan Hermione, gözlerini kıstı. Bu defa soğukla ilgisi olmayan bir nedenle vücudunu titreme aldı. Gelenin o olmadığını hissedince de solukları gevşedi. Kurumuş dudaklarına şişman eller tarafından su dayatılmadan evvel Hermione, sırt üstü çevrilip başı doğrultulurken kırıkların verdiği acıya dayanamayarak bağırmıştı. Suyun ardından, tadından anlaşılacağı üzere kemikleri için verilen iksir, Kılkuyruğun telaşlı elleri tarafından içirilmişti. Hermione’nin başı yavaşça zemine bırakılırken, “şanslısın,” diyordu Peter Pettigrew.

Hermione neden şanslı olduğunu merak etmedi. İksiri içtiği andan itibaren vücuduna yayılan sıcaklık, kırık kemiklerini onarmaya başlamışken anın tadını çıkardı gözlerini kapatarak. Bu çok sürmeyecekti, yarın aynı saate Bellatrix gelecek ve özenle dizilmiş domino taşlarının yıkılması için tek bir nefes üfler gibi kemiklerini kıracaktı. Yeniden ve yeniden…

“Severus’un seni buradan çıkarmak için Karanlık Lord’dan izin aldığını biliyor muydun?” Peter kıkırdadı. “Bella’nın nasıl kızdığını görmeliydin… Şekeri elinden alınmış küçük bir kız gibi Karanlık Lord’a ağladı.”

Peter, komik bir şey olmuş gibi yeniden kıkırdarken Hermione, Bellatrix’in ağladığını hayal etmeye çalıştı ama bu oldukça gülünç gelirken Kılkuyruk’un mübalağa ettiğine karar kıldı. Ah, buradan çıkacaktı demek. Demek, Snape izin almıştı. Acaba ne için, diye düşündü alayla. Fakat yorgundu, şu an o adamı da düşünerek enerjisini tüketmek istemezken bu hücreden çıkıp çıkmamayı da umursamadı. Kılkuyruk, burnu ve ağzı bir fareninki gibi oynarken konuşmaya devam ediyordu. Genç kadın, ne anlattığını şöyle böyle duyarken kendinden geçti; vücudu, iksirin etkisiyle fazlasıyla rahatlamışken o dinginlikle bulutlara yükselmiş, buraya yeniden düştüğünden bu yana ilk defa uykuya dalmıştı.

*

“Beni çağırmışsınız, Lordum?”

“Lucius, yaklaş.”

Lucius, yerden doğrulup Voldemort’a yaklaştı seri adımlarıyla.

“Senden isteyeceklerim var. Bunun kimsenin bilmesi gerekmiyor ama arzu ediyorsan karınla paylaşman da mümkün, elbette.” dedi Voldemort yüzünde alaycı bir sırıtışla.

Lucius, ne istendiğini merak ederken oldukça tedirgin, yine de Lordun sırıtışına eşlik ederek hafifçe gülümsedi.

“Severus’u uyarmıştım. Bulanık’a zaaf duymaması gerektiğini söylemiştim. Ama yıllar önceki davranışından farklı değildi iki gün önce yaptığı. Beni utandırdı ve kızdırdı. Fazlasıyla.”

Lucius Malfoy, konuyu anlarken onaylayan edayla başını hafifçe salladı. Granger, her ne yaptıysa arkadaşını etkilemeyi başarmışa benziyordu. Lord ise bu konuda endişeliydi.

“Ancak kısa zamanda büyük ve yararlı işler yaptı. Ödülü hak ediyordu, ben de ödüllendirdim.” dedi Voldemort. Sonra ona arkasını dönerek karanlık odayı dolaştı yavaş, yılansı adımlarıyla.

“Ancak,” durup tekrar ona baktı salonun uzak bir köşesinden. “Bulanık’ın, Severus sayesinde bir lüks yaşamasına izin verecek değilim. Senden de ona bunu göstermeni istiyorum. Ona, nerede olduğunu hatırlatmalısın.”

Lucius’un merakı had safhaya ulaşırken beyni hızla çalışıyordu. Nasıl gösterecekti ki? Bella ona yeterince işkence yapıyordu zaten. Ah, ama Severus, Bulanık’ı yanında istediği için Bella’nın Bulanık’la işi doğal olarak bitmişti. Granger nasıl başardıysa, arkadaşını nasıl etkilediyse, artık zindanlarda sürünmeyecekti. Kulaklarını dört açarak verilecek görevi beklerken karanlık köşedeki kırmızı gözler haince bir zevkle parıldadı.

“Senden Lucius, Bulanık’a tecavüz etmeni istiyorum. Nasılsa onunla kapatman gereken hesapların da vardı?”

Lucius Malfoy, bu sözlerle kendine geldi derhal. Hem de bir sürü hesapları vardı ve ödeşme zamanı gelmişti… Beklediği fırsatın gerçekleşecek olmasından memnun, bunu Granger’a nasıl ödeteceği fark etmezken ki Lordu tecavüz etmesini istiyorsa edecekti, Lorduna verilen fırsat için teşekkürlerini sundu keyiflenerek.

*

“Karanlık Lord, huzursuz. Raporu verdiğimde bizden birini ispiyonlayacağıma emin gibiydi, söylediklerimi duyunca durum pek de hoşuna gitti diyemem.”

Dumbledore, küçük çerçevesinden başını onaylayan edayla salladı.

“Aslında, tam da Karanlık Lordun istediği şeyi- vermeyi düşünmüştüm.” dedi Snape, kaşlarını çatarak. “Bizden birisinin, herhangi birinin, kafasını sahte anılarla doldurabilir ve Karanlık Lordun önüne atabilirdim-” Komodinin üstünde duran çerçeveye döndü. “Bunu yapsaydım, Granger’ın zihnine girmesini engelleyen kişi ortadan kalkmış olacaktı güya. Lord, Granger’ı tekrar sınadığı zaman-” Solgun parmaklarını kenetledi, “zihnine tekrar ulaşamasaydı, önüne attığım kişinin masum ve benim bir yalancı olduğumu anlardı.”

Dumbledore başını sallıyordu yine. “Ve sen de, Bayan Granger’a yardım eden bir casus olmadığını söyledin. En doğrusu.”

“Ama ikna olmadı.” diye tamamladı Snape. “Kendinden başkasının yetkin bir Zihinfendar olduğuna inanmak istemedi. Hele de bir Muggle’ın.”

Dumbledore muzipçe gülümsedi. “İnanacak. Benim Bayan Granger’a, hayattayken Zihnibend’in tüm öğretilerini aşıladığıma inanacak. Aslında hiç öyle olmasa bile.”

Snape, kenetlediği parmaklarını çözerken başını bir kez eğdi. Dumbledore ise şimdi huzursuza iç çekiyordu.

“Mr Weasley’in zihnine ulaşılması endişe verici Severus. Voldemort, önem arz ettiğimiz bilgileri Bayan Granger’dan alamıyorsa pekâlâ ondan alabilir.”

Snape, başını iki yana salladı. “Oldukça değişik bir yöntem kullanıyor olabilir ama zihninden bilgi alamaz.” dedi yatıştırırcasına. “Potter’la olduğu gibi Weasley’le bir bağlantısı yok. Sadece ona görmesini istediği şeyleri gösterebilir.” Susup soluklandı. “Aslında- alabilir de, ancak oldukça zor. Yine de bu konuda endişelenme.”

Dumbledore sessizdi.  “Şimdi nasıl? Bayan Granger?”

“Bilmiyorum. İki gündür onu hiç görmedim, iyi durumda olduğunu sanmam.” Snape, pelerini ardında sürüklenirken siyah perdelerle örtülü penceresine ilerledi ve perdeleri aralayarak muhteşem güzelliğe sahip Malfoy Bahçesi’ne baktı. Aşağıda, renkli fener ışıklarının altında bir sürü arkadaşı vardı.

Düğün kutlanıyordu; bahçe kalabalık, dans eden, içki içip sohbet eden Ölüm Yiyenlerle dolu, arada yükselip alçalan tiz kadın kahkahaları buraya kadar geliyordu.

“Dediğin gibi Lord’a ondan hoşlandığımı itiraf ettim- Onu istediğimi.” Snape burada tıkandı, sanki birazdan söyleyeceği kelime onu zorluyor gibiydi. Kısa bir bocalamadan sonra ince dudakları kımıldadı. “Tıpkı- Lily’den hoşlandığımı itiraf ettiğim gün gibi.”

Dumbledore’un sağ kaşı havalandığında merakla öne eğilmişti çerçevesinde. Sanki Snape’in söyleyeceklerini iyi işitmemiş gibiydi oradan.

“Sonra sana izin verdi?”

“Hayır, önce güldü.” dedi Snape kaşları çatık, bahçeyi izlerken. “Sonra kızdı. Bulanıklara olan zaafımı anlayamadığını, onları hak etmediğimi söyledi. Cezalandırıldım.”

Yüzü kasılarak Dumbledore’a döndü pencereden.

“Ve dün akşam, izin verdi. Onun için yaptığım başarılı işler dolayısıyla ödül olarak, Granger’ı benim insafıma bıraktı.”

Dumbledore iyice meraklanırken sessizliğini korudu yine. Voldemort’u tanıyorsa, böyle bir şeye kolay kolay izin vermezdi. Bunun bir bedeli olmalıydı kesinlikle. Ödül olsa bile. Fakat Snape de sessiz, başka bir şey söylemeden aşağıda olup bitenleri izlerken Dumbledore, ilk defa tahmininde yanılmış olmayı umdu.

*

Peter Pettigrew seslenince Snape, kapıyı açmadan evvel telaşla komodinine hamle etmiş, çerçeveyi kaptığı gibi Dumbledore’a özür diler gibi bir bakış attıktan sonra da onu hızla çekmeceye tıkmıştı. Şimdi kapının hemen yanında dikiliyordu Peter’ın geçmesi için kapıyı tutarak.

“Oraya değil, yatağa.” dedi Kılkuyruk’a çift kişilik yatağını işaret ederek. Peter, yön değiştirip geniş yatağa ilerlerken kucağında baygın ya da uykuya dalmış gibi görünen Hermione’yi söylenen yere bıraktı. Doğrulduğunda faremsi yüzünde tuhaf, sinsi bir ifade belirdi. Snape, onu tersleyerek odadan çıkmasını emrederken kapıyı suratına çarparak kapattı. O pis fareden hiçbir zaman hoşlanmamıştı. Hatta ona kalsa geçmişte, bugün ve yarınlarda kötü ne yaşadıysa her şeyin sorumlusu Kılkuyruk’tu. Bu düşüncelerle eli kapıya dayalı, sinirlice soluklanırken arkasına dönmeye çekindiğini fark etti: İki gündür türlü işkenceler çektiğini Kılkuyruk’tan bildiği ama hiç göremediği genç kadın, hemen arkasındaki yatağında uzanıyordu. Solukları sakinleşirken yavaşça başını çevirdi, döndü ve sonunda bakmaya cesaret edebildi.

Hermione, kımıltısız yatarken huzurlu bir uykudaydı ama alnının ortasındaki çıkıklar hala bir yerlerde acı çektiğini gösteriyordu. Snape, yaklaştı. Yanına geldi ve o, buraya getirilmeden önce diğer komodinde hazır bulundurduğu ilaçları tekrar kontrol etti. Hepsini kendi eliyle yapmıştı; huzur sıvısı, kemikleri onarıcı bir tür iskebüy benzeri ilaç, acı etkisini dindirici vesaire…

Sonra ona döndü. Granger’ın sağlık durumunu bir de kendi yoklamalıydı. Belki şifacı değildi ama eğer İksir sanatında uzamansanız bir şifacı sayılabilirdiniz. Çünkü bu meslek, iyi bir İksir bilgisini gerektiriyordu en başta. Solgun elleri ne yapacağını bilmez halde pelerinin cebine gitti, sonra kararsızca çıkarttı. Huzursuz gözlerle genç kadına baktı ve sonunda ona dokunmaya karar vererek alnını yokladı. Isıyı hafiften almıştı, ateşi vardı. Hermione’nin üşüttüğünü biliyordu, komodine baktı ve hepsini kontrol ettiğinde yine de bir eksik olduğunu hissetmesine neden olan sebebi buldu. Az sonra banyoya girip çıktığında elinde ufak bir şişe daha vardı. Ateş düşürücüyü diğerlerinin yanına bırakmadan önce yatağa oturdu, ufak şişenin tıpasını açtı ve sol eline geçirdikten sonra, sağ eliyle de onu boynundan tutarak rahatsız etmeden doğrultup içmesini sağladı. Hermione, geri yatarken derin nefes aldı, dudaklarını oynatmaya çabalarken Snape ilacı bırakıyordu. Sonra iki gündür çığlık atmaktan yorulan pürüzlü ses konuştu; “Ron…”

Snape ona döndü. Duyduğu isme hiç şaşırmazken siyah gözleri olabildiğince ifadesiz, genç kadının çehresini inceliyordu. Hermione, belli belirsiz Ron’u mırıldanırken siyah gözler alyans’ın ışıldaması gereken ele baktı ama genç kadının parmaklarında parıldayan yüzüğü göremedi. İşte şimdi ifadesiz gözlerde hafif bir şaşkınlık vardı. Sonra Snape, ne olduğunu anlarken aklından geçen isim Bellatrix Lestrange’dan başkası değildi.

*

Çalışma odasından dönerken yorgundu. Gecenin bir vakti aşağı inip gelecek günler için önlem almaya çalıştığı bir iş üstündeydi.  Dumbledore’a bundan bahsetmemişti hiç, öyle bir şeyi söylemek Granger’a tecavüz edeceğini söylemekten daha zordu. Kapıyı sessizce kapatırken bakışları, yatağında uyumakta olan Hermione’de idi. Az sonra sessiz olmayı gerektirecek bir durum olmadığını fark etti çünkü Hermione, ilacın etkisi geçtiğinden kemikleri yeniden sızlamaya başladığı için uykusunda dişlerini sıkıyor, alnı nemli, elleri yatağın örtüsünü kavramış vaziyette inliyordu.

Snape, derhal yanına giderken ilk olarak acı etkisini dindiriciyi kaptı ve hızlı hareket ederek ona yetişti. Genç kadın az sonra rahatlarken sessizleşiyordu yavaşça. Snape de onunla birlikte rahatlarken şimdi aceleye gerek duymaksızın iskebüy benzeri bir şeyi daha ona içiriyordu. Oda tamamen sessizliğe gömüldüğünde, pencereye vuran ay ışığı karanlık perdelerin arasından sızarak, perdeler kadar karanlık odayı aydınlatmaya çabalıyordu. Fakat kumaşın kıvrımlarından sızan beyaz ışıklar, sadece gri döşemeye vurabilmişti cılızca. Severus Snape de yorgun, uyumak istiyordu. Saat gece’nin dördüydü. Hermione’nin yanından çekilerek giyinmek için asasını tek hamlede salladı, üzerinde şık bir takım pijama belirdi. Yatağın diğer tarafına geçmeden önce siyah perdeleri kaydırarak ay ışığının tamamıyla içeri dolmasını sağladı.  Hermione ile yan yana dahi gelmeyi istemiyordu ama sol çaprazında, kapıya yakın duran o çirkin kanepede de yatacak değildi. Koyu mor örtüyü çekip uzandığında asasını tasasızca yanındaki komodinin üstünde bırakmıştı. Sol kolunu başının arkasına alırken sıkıntılı bir iç çekerek, tavanı izlemeye başladı düşünceler içinde.

Bir süre sonra kendine engel olamadan başını sağa çevirdi, yüzlerine vuran ay ışığında Hermione’nin hayaletimsi görünen yüzünü gördü. Derin uykusundaydı ve hala mırıldanabiliyordu. Ona bakarken içi merhamet duygusuyla dolmuş, eş zamanlı olarak da yüzü buruşmuştu. Bütün o iksirlere rağmen acı çekebiliyordu Granger: Rüyalarında.

Yutkundu. Sol eli çekinerek hayaletimsi yüze doğru uzanırken kararsızca havada kaldı en başta. Sonra yumuşacık yanağa usulca dokundu; aynı anda, ona dokunmasıyla ilk defa ürperdi. Ama ona daha önce de dokunmuştu. Hem de en iğrenç şekilde. Bir de akşam ateşini ölçerken. Yine de hiçbirinde önce bileğinden koluna yayılıp, sonra bütün bedenini saran bu ürpertiyi hissetmemişti. Eli solmuş yanaklardan geçerek yastığa dağılmış vaziyette kabarık, kıvrık saçlarda dolaştırdı. Geriye uzanarak başını yastığına dayadığında elini çekti, Hermione kımıldanmıştı. Birkaç dakika boyunca onu öylece izledi. Sonra mırıltılar duydu yine. Hermione bir şey söylemeye çalışıyordu ama sesi o kadar pürüzlüydü ki anlamak imkânsızdı. Snape, kaşlarını çatarak doğrulduğunda ona biraz daha yaklaştı, dikkat kesilirken aklının bir köşesine ses telleri için de bir şeyler yapması gerektiğini de not etti.

“Ron…”

Snape, gerisin geri yattı yine. Huzur sıvısı vermesine rağmen rahat, rüyasız uyuyamıyorsa gerçekten de çok kötü bir vaziyette olmalıydı.

“Roon…”

Gözlerini sabırsızlıkla yumarken bütün gece onu dinleyemeyeceğini, bu yüzden de uyuyamayacağını düşünmeye başlamıştı şimdi. Bir huzur sıvısı da kendi mi içseydi ne?

“Ron… Beni… Bırakma…”

Sessizlik.

“Neredesin…”

“Buradayım.” dedi Snape fısıltıyla kendi de ne yaptığını bilmeden. Sadece onu rahatlatmak istemişti. Hermione’nin eli bilinçsizce aranırken Snape onu tuttu. Genç kadın, Ron olduğunu sandığı eli tutarken sıktı ve bütün gece o elin sahibinin Snape olduğunu bilmeden uyudu.

*

Ay çekilip de sabah ışıkları malikânenin doğuya bakan pencerelerine vururken Hermione’nin eli hâlâ Snape’in avucu içindeydi gevşemiş hâlde. Hermione, sabah ışıklarını göz kapaklarında hissedince yavaşça uyandı. Sırtı ve başını yumuşacık bir yerde duyumsayınca önce nerede olduğunu algılayamadı. Hatırladığı son şeylere göre, bu rahatlık hissi yabancı gelmişti. Karanlık olması gereken tavanı beyaz görünce yaşadığı her şeyin bir kâbus, aslında başından beri evinde ya da Grimmauld da olduğunu sandı. Heyecanlanarak elini tuttuğu kişiye döndü fısıldayarak; “Ron?”

Ama baktığı kişi Ron değilken neredeyse çığlık atıyordu genç kadın. Elini onu görür görmez hızla çekmişti iğrenç bir şey bulaşmasından korkmuşçasına. Bu ani hareketine uyanan Snape de gözlerini araladı, Hermione’nin doğrulup kalkmak için kaçarcasına giriştiği çabayı görünce onu tuttu.

“Aptalca davranma.”

“Bırak beni!” dedi genç kadının acıyan boğazından çıkan haykırış. Kendini evinde ya da Grimmauld da sandığına inanamadı. Bir an için harika bir duyguyken şimdi gördükleriyle her şeyi hatırlamış, bu kâbusun bitmediğini anlayınca kaçmak istemişti.

“Ayağa kalkabileceğini mi sanıyorsun?”

Hermione onu dinlemeyip mor çarşafı çekti, doğrulurken uzun süre yatmaktan başı dönüyordu. Alnı ateşinin çıktığını gösterircesine hafif nemli, hareketlerindeki yavaşlılık istirahat etmesi gerektiğinin habercisiydi. Ayaklarını yere indirdiğinde zemine basar basmaz dişlerini sıkarak inledi: Kemikleri hâlâ canını acıtıyordu. Elbette ayağa kalkamazken Snape, yataktan kalkarak diğer tarafa, Hermione’nin önüne geldi ve ellerini uzattı tutması için. Başka türlü kalkamazdı, desteğe ihtiyacı vardı.
Hermione, kendisine uzatılan ellere baktı öfkeyle. Nasıl da yardımseverlerdi! Snape’in yüzünde alaycı bir gülüş görmeyi bekleyerek başını kaldırdı ama şaşırtıcı şekilde alaycılıkla gülmüyor, gayet ciddi, yardım etmeye çabalıyor gibiydi aksine.

“Bütün gün bana mı bakacaksın yoksa tuvalet işini yatakta mı görmek istiyorsun, Granger?”

Belki alaycılıkla gülmüyordu ama sesine yansıdığı bir gerçekti.

Hermione kendini aciz, yardıma muhtaç ve zavallıca hissederken ağlayacak gibiydi. Renksiz, soluk elleri isteksizce tutup acıyla ayağa kalkarken yürümeye çalıştı. İçinden bir an önce iyileşebilmeyi dilerken, iyileşmek için onun yaptığı ilaçlara ve onun yardımlarına da muhtaç olduğunu bilirken kahroldu.

Hermione, tuvaletten çıkınca tekrar yatağa uzandığında üzerini örttü. Snape de gereken ilaçları ölçerek verirken genç kız kızgınlıkla konuşuyordu;

“Bir daha sakın- uyurken bana dokunma.”

Snape hafifçe güldü. “Geceleri nişanlısını sayıklayıp elini arayan ben değilim, Granger.”

Ha? Buna inanamazken suratını buruşturdu. O hasta haliyle ve gördüğü kâbusların etkisiyle kimbilir kimleri sayıklarken böyle bir şeyi gerçekten de yapmış olabileceğini düşünüyordu. Lanet.

Kahvaltısı da çoktan evin cini tarafından getirilmişti. Genç kadın sessizce Snape’in gitmesini beklerken hiçbir şeye dokunmadı, o gidince çatalını ancak eline aldı ve huzursuzca bir şeyler atıştırdı. Kendini çok bitkin, kırılmış hissederken kahvaltının yarısı öylece kaldı. Sonra boş boş bakındı, parmağında alyansı yokken kendini en çok da yalnız hissediyordu.

Bellatrix, zindanda kaldığı günlerde ışıldayan bir alyans görünce acımasızca parmaklarından çekip almış, inceler gibi yapmış ve onunla zerre ilgilenmediği halde geri de vermemişti. O gün en çok ihtiyaç duyduğu şeydi yüzük. Acılarını unutturan bir teselli, bir arkadaştı. Karanlıkta kaldığında altın sarısı ışıklarıyla dünyasını aydınlatırdı. Ama Bellatrix, onu parmaklarından çekip aldığında o an ruhunun da adeta vücudundan çıktığını sanmıştı. Sanki bütün enerjisi çekilmiş gibi.

“YÜZÜĞÜMÜ VER!”

Kahkahalar…

Hermione, gözünün kenarından akan yaşı silerken hiçbir şeyin onu bu kadar kolay yıldıramayacağını söyledi kendi kendine. Ron’u düşünmek için yüzüğe ihtiyacı yoktu. Bu fikirle rahatlamaya çalıştıysa da yapamadı, çünkü çok iyi biliyordu ki Ron, kendi alyansının ışıldamadığını görünce panikleyecekti. Belki sırf bu yüzden Hermione’sinin öldüğünü bile sanabilirdi ki, eğer yüzüğü şu an parmağında olsaydı, ona iyi olduğunu onu düşünerek iletebilirdi ama artık öyle bir şansı yoktu. Ne kadar kabullenmek istemese de, aslında o yüzüğe çok ihtiyacı vardı. Bu yüzden kendi kendini telkin etmeyi kesti.

*

Snape, kahkahaların geldiği salona yürürken onlara karşı takındığı sahte maskesini sağlamlaştırdı. Uzun süredir rol yapıyordu ve bundan bıkmış, yorulmuştu. Daha ne kadar süreceğini düşünmek bile istemezken Potter’ın bu savaşı bir an önce sonlandırmasını umdu ümitsizce. Gerçi çocukta bu kafa varken savaş nasıl bitecekti anlayamazken nefesini üfledi sıkıntıyla.

Salonun açık bırakılmış geniş kapısından geçerken kahkahalar daha netti, başlar döndü ve masada çoğunlukla, hatta tamamıyla erkeklerden oluşan Ölüm Yiyenlere sabah selamını verdi, karşılığını alırken yer açılıyordu kendisine.

“Bayanlar yok mu?” dedi Snape kaşlarını havalandırarak.

“Bahçede yapıyorlar kahvaltılarını.” dedi Mr Parkinson gülerek.

Mr Parkinson’u bugün de burada gören Snape, onu tekrar tebrik etti. Laf açılmışken aralarında dün geceki düğünün muhabbeti geçti, Malfoy da tebrikleri kabul ederken gururluydu. Ancak Snape, onda gururlu havasının dışında başka bir şey de sezinlemişti ilerleyen dakikalarda. Arkadaşını hepsinin içinde en iyi o tanıyordu çünkü ve Lucius Malfoy’un ses tonundaki minicik değişim bile bambaşka şeylerin habercisi olabiliyordu bazen. Snape, işte bunu sezerken kahvaltı bitene kadar onu göz hapsine aldı.
Lucius rahat, oldukça rahat sohbet eder ve gülerken sanki kendisine verilen görevi yerine getirebilmiş olmanın haklı gururunu yaşar gibi bir hava içinde, her zamankinden kibirli, neşesi yerindeydi. Elbette diğerleri, oğlunu yuvadan uğurlamış bir babanın mutluğunu ve şımarmışlığını görüyorken Snape, böyle olmadığını iyi biliyordu. Kahvaltıdan sonra onunla konuşmaya karar verdi.

*

Kahvaltı sonrası bahçede Lucius’la yürüyüş yaparken konu konuyu açıyor, sonunda laf istediği yere gelmişken Lucius’un ağzından istediği şeyi alamamıştı. Onda sezdiği bu garip hissiyatın nedenini çözemezken üstünde durmadı Snape. Er geç ortaya çıkacaktı. Böylece bahçedeki yürüyüşleri ilk defa iş konuşmasından çıkarak hoş sohbetli, şundan bundan konuşulduğu bir geziye döndü. Snape, bu yürüyüş sırasında kendini bir an için normal hayatta ve karanlıktan uzak hissetse de başını kaldırıp heybetli Malfoy Malikânesi’ni gördüğü zaman, normalden uzak bir hayatın ve aslında karanlığın tam ortasında olduğunu hatırlıyordu; çemberin ortası. Ve çemberin ortası aslında güvenli gibi görünse de, etrafını çevreleyen noktalar kümesinin onu istese sıkıştırabileceğini çok iyi biliyordu…

*

Anka Yoldaşlığının bir başka toplantısı daha bitmiş, cadılar ve büyücüler Grimmauld Evi’ni birer birer terk ederken bazıları durup Harry Potter’ın elini sıkıyor, ona destek olduklarını her daim hatırlatırlarken bazıları ilk defa ona yüz vermeden gidiyordu.

Harry, bu ufak olumsuzluğa rağmen insanlara bakarken kendini oldukça güvende hissediyor ve eski yüzler görmenin verdiği rahatlıkla kendine güven duyuyordu. Belki sayıları azdı ama güvenilirlerdi. Oysa Karanlık Taraf’ı açık eden biri vardı: Severus Snape.

Voldemort ve tayfası, güvenilir olmayan birini aralarında barındırarak baştan kaybediyordu. Genç adam bu düşünceyle gülümserken savaşı kazanacaklarına hayatında hiçbir şeyden emin olmadığı kadar emindi. Hermione, kötü bir şekilde de olsa kurtarılacaktı ve Yoldaşlık, ikinci büyük savaşa son verecekti. Bildiği tek şey buyken konuşulanları kulakları tam olarak işitmiyordu bile. Ginny, kolunu dürtünce kendine gelebildi ancak. Sanki az önce radyo kısılmıştı da biri açınca muazzam gürültü aniden kulaklarına dolmuş gibiydi. Birilerinin elini sıktığını fark ederek gülümserken suratında şapşalca bir ifade olmamasını umdu. Elini sıkanlar, iyi dileklerini ilettikten sonra Grimmauld neredeyse boşalmıştı artık. Harry, birinin daha elini omzunda hissedince döndü.

Remus Lupin, yüzünde yorgun ama hiçbir zaman ümidini kaybetmeyen ifadesiyle gülümsüyordu.

“Her zaman zıt görüşler olacaktır, Harry.”

Harry, bildiğini ima ederek başını salladı, yine de huzursuzdu.

“Elinden bir şey gelmezdi. Snape’in kimliğini ifşa edemezdin. Aksi halde bu onun Karanlık Taraf’taki işinin sonu olur ve bizimde savaşı kazanma olasılığımız tamamen olmasa da büyük ölçüde düşer. Bu da kazanmamız eşittir, imkânsız.” dedi Ginny de teselli edercesine.

“Keşke Ron, toplantının tam ortasında girip kendini kaybetmeseydi,” dedi Harry. “Az kalsın Snape’in gerçek konumunu bağırarak ilan edecekti. ”

Ginny öfkeyle başını salladı iki yana. “Aptalca davranıyor ki yaşadıklarını düşünürsek bu normal bir durum aslında… Neyse, Fred ve George bir rezillik çıkmasın diye susturdu da durumu kurtardık hani.”

Ron, toplantıya katılacak kadar iyi olmadığı için yukarıda, odasında kalmıştı ama birkaç saat sonra aşağı inmiş, salona girmiş ve girer girmez avazı çıktığı kadar bağırmıştı topluluğa. Bütün öfkesini kusarken en sonunda da lanet olasıca Severus Snape denen herifin ne halt olduğunu açıklamaya kalkmıştı, tam o sırada da işlerin kızışmaya başlayacağını fark eden Harry ayağa kalkmış, onun hareketlenmesiyle uyanan ikizler de kardeşlerini susturmak için üstüne koşmuş, Ron’u yere yıkıp ağzını kapatmıştı. Salondakiler şok içinde bu manzarayı seyrederken sessizliğini korumuştu. Mr ve Mrs Weasley, dehşete düşerek sıralarından çıkıp yardıma koşmuş ve Ron’u salondan çıkarmışlardı. İkizler, Snape hakkındaki gerçekleri bilmezken, Harry’i beladan kurtararak farkında olmadan çok büyük bir iyilik yapmıştı saatler önce.

“Ama-” dedi kaba bastonuyla topallayarak çıkagelen Deli göz, nefesini burnundan vererek. “Weasley’in bu bilinçsiz ya da aptalca davranışı yüzünden neredeyse Yoldaşlık ikiye bölünecekti!” Sahte gözü şiddetle yuvasında dönüyordu. “Gerçi çıkan tartışmalardan sonra bazılarında güvensizlik yarattığımız düşünülürse, bölünmüş bile sayılabiliriz.” diye homurdandı ve çekip gitti.

Olay sonrası bazı kişiler, Harry’den duruma açıklık getirmesini ve Ron’un neden bahsettiğini anlatmasını istediler. Harry, köşeye sıkışmışlık hissiyle hızlı ve iyi bir konuşma yaparak örtbas etmişse de Yoldaşlık üyeleri, Ron tarafından tetiklenmişti bir kere. Harry’den bilgi alamayan bazı kesim, kendilerine böyle bir kurum içinde bile güvenilmediklerine gücenerek tartışma çıkartmıştı. Zaten Hermione’nin Karanlık Tarafa esir düşmüş olması da ayrı bir tartışma konusuydu ve insanlar, Yoldaşlığın bilgilerinin açığa çıkmasından korkuyordu. Harry, her ne kadar Hermione’den bilgi alamayacaklarını söylese de pek inanan olmamıştı. Neticede Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in korkunç bir zihin okuyucu olduğunu bilmeyen yoktu.

“Beni dinleyin! Ondan bilgi alabilseydi, Voldemort çoktan bunu bize karşı kullanmıştı. Hala güvendeyseniz, Hermione’deki bilgiler de güvene demektir.” diyerek ortamı biraz olsun yatıştırmaya çalışmıştı Harry.

“İyi ama Mr Potter, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in uygun anı kollamadığını nereden biliyorsunuz? Arkadaşınızın zihnini okumadığına ya da okuyamadığına-” diye etrafına bakınmıştı genç kadının biri gülmemek için yanak kaslarını zor tutarak, “nasıl bu kadar emin olabilirsiniz ki? Yani- onu bizden daha iyi biliyorsunuz üstelik!”

“Evet, sizden daha iyi biliyor ve tanıyorum. Bu yüzden tekrar söylüyorum, bana güvenin.”

“Kaynağınızı merak ediyoruz, Mr Potter. Böyle kuru kuru olmuyor-” demişti başka birisi. “Ancak bu kadar emin konuşmanızı sağlayan kaynağı bilmek tüm üyelerin hakkıdır ki, bunu bizimle paylaşmamanız, Yoldaşlığa ihanet etmesi imkânsız olan üyelere güvenmediğinizin açık işaretidir ve- arkadaşınız Mr Weasley’in ne demek istediğini bile açıklamaya yanaşmıyorsunuz bile.” diyerek yeni bir tartışma konusu yaratmıştı.

Kendini bu tartışma içinde yalnız hisseden Harry, toplantı sonrası; Ginny, Remus, Deli göz ve McGonagall’dan durumu daha fazla saklayamayıp, Snape’in aslında bir casus olduğunu ve Yoldaşlığın lehine çalıştığını itiraf etmişti riske girdiğini adı gibi bilerek. Sadece bu dört kişi biliyordu ve aslında onların biliyor olması bir anlamda rahatlatıcıydı çünkü Ron’la bu konu hakkında rahatça konuşamazken yardımını alabileceği bir dört kişinin olması iyiydi, yükü hafiflemişti.

“Ona bakmayın, Anka Yoldaşlığı’nın bağları güçlüdür.” dedi Remus. “Bilirsiniz, Moddy işte. En ufak sorunda asabileşiyor.” Sonra göz kırptı o da gideceğini haber verircesine. “Tablo’nun durumu ne âlemde, Harry?”

“Yarın getirilecek,” dedi genç adam rahat nefes verirken Dumbledore’la konuşmaya ne de çok ihtiyacı olduğunu fark ederek.

“Çok iyi, o halde ben gideyim. Tonks ve Ted bekler.” Harry’nin omzunu sıktı. “Bir durum olursa hemen bana ulaşın, tamam mı?”

Harry gülümseyerek başını salladı. Remus, Sirius öldükten sonra her daim yanında oluyor, onun yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordu ancak ikisinin de yeri ayrıydı elbette. Remus’a bakınca bazen Sirius’un eksikliğini hissedebiliyordu bu yüzden.

Ginny ve Remus sarıldı.

“Ted’e benim adıma bir beşlik çak.” diye yolcu etti Harry’de onu. Remus Lupin, giderken tamam anlamında elini kaldırıp gülümsedi, Ginny ardından kapıyı kapattı ve Harry’e baktı. Biraz sonra ikisi birbirlerine sarılırken genç adam, onun alnını öpüyordu.

“Ah Harry, keşke daha önce söyleseydin, seni neler döndüğü konusunda sıkıştırmak zorunda kalmaz veya sıkıntı vermezdim.”

“Düşünme, artık biliyorsun.”

Ginny başını salladı; “Biliyorum ve her şeyin yoluna gireceğini de biliyorum.” dedi sakince. “Hermione geri dönecek, hissediyorum.”

Evet, Harry Potter da hissediyordu.

*

Lucius, yukarı kata Severus’un odasına çıktığında koridorda sağına soluna bakındı ve kapının kolunu kavrayıp açmaya çalıştı. Fakat elbette onun anlattığı gibi Granger’ın kaçmaya çalışmaması için basit bir Alahomora büyüsüyle aldığı önlem var, açamazken öteki elinde tuttuğu bastonlu asasını; gözleri zümrütle işlenmiş yılanbaşlı gümüş sapını çekti ve ortaya çıkardı.

“Alahomora.”

Kapının iç kilidi bir klik sesiyle dönerken kolu yeniden çevirip itti. Sırıtırken tam karşısındaki geniş yatakta uyuyan Hermione’yi gördü. Elbette kemikleri paramparça olmuş bu zavallı iyileşmeye çabalarken şimdi yapmayacaktı. Sadece konuşarak onu biraz tedirgin etmek istemişti. Asasını yerine koyduktan sonra sessizce ilerledi. Baston, halı kaplamalı döşemede efendisiyle aynı sessizlikte ilerlerken Lucius Malfoy, Hermione’nin yanına oturdu.  Varlığını hissedip gözlerini açmasını beklediyse de genç kadın kımıldamamış, uykusunda kâbuslarıyla boğuşuyordu alnı terlemiş halde.

Lucius onu incelerken Bulanık’ın aslında o kadar da çirkin olmadığını düşünüyordu. Elbette Narcissa ile karşılaştırılırsa ki karşılaştırmak bile hakaret sayılırdı, bir hiç’ti. Beyaz tenli eli kadının alına gitti ve teriyle ıslanmış saçlarını geri çekti, Hermione onun temasıyla kımıldanırken yavaşça gözlerini açtı. Başını çevirdiğinde Ron olmadığını bildiği Snape’i görmeyi beklerken bu defa gördüğü kişinin Snape de olmadığını fark ederek hem şaşkınlık hem de korku yaşadı hızla geri çekilirken. Ancak kemikleri hâlen acı verirken fazla kımıldayamadı.

Hermione ne diyeceğini bilemiyor, ağzından “Mr Malfoy.” Sözleri döküldü şaşkınlıkla.

Lucius soğukça gülümsedi. “Ne kadar da saygılıyız.”

Hermione onun ifadesinden iğrenirken yüzünü buruşturdu. Ağız dalaşı yapabilirdi ama buna girişemeyecek kadar yorgun ve hastaydı.

“Burada ne işin var?”

“Şimdi ‘sen’ olduk demek, bu kadar çabuk samimi olman iyi aslında. Zira yakında aramızda pek de mesafe kalmayacak.”
Hermione kaşlarını çattı. Genç kadının yüzündeki anlamamış ifadeyi gören Lucius ise soğuk olmaktan uzak, eğlenen bir gülüş attı.

“Öncelikle burada ne işim olduğu seni ilgilendirmez. Malfoy Malikânesi’nin konuğusun. Eh, bir beyefendi de konuklarıyla ilgilenmeli öyle değil mi?”

“Ben tutsak olduğumu sanıyordum?” dedi her zamanki hazır cevaplılığıyla.

Lucius ahah’larken genç kadın, ondan yayılan parfüm kokusunun güzelliğini fark etti.
“Doğru. Sen de takdir edersin ki buradaki konuklarımız genelde tutsaktır.” diye cevabı yapıştırdı Lucius da. Sonra ona doğru eğildi. “Ve senin, tutsak, evin sahibine ödemen gereken borçlar var.”

Lucius, köşeye sıkışan kadının yanağına dokunurken bir yandan da yüzüne fısıldıyordu.

“Severus’un himayesindeyken çabuk toparlanıyorsun bakıyorum. Yavaştan yüzüne renk geliyor, böyle devam edersen eski kilona da kavuşursun ve-her şeyden önce biraz daha olgunlaşıyorsun…”

“Pis elini yüzümden çek.” 

“Severus’un sana pis ellerle dokunmasına izin veriyorsun ama. Ben neden dokunamayayım?”

Hermione doğrulmaya çalışarak onu göğsünden iterken Lucius, bileklerini kavradı ve olabildiğince nazik, “uzanmalısın güzelim.” dedi geri yatırmaya çalışarak. Hermione, bilekleri acıyınca suratını buruşturdu. “Böyle hasta hasta bana faydan dokunmaz.”

Genç kadın yeniden kaşlarını çatarken sinirlendi. İkidir bir şey ima ediyordu.

“Ne demek istiyorsun?”

Lucius nefesini vererek gülerken tekrar eğilerek genç kadın için parfüm kokusunu daha hissedilir kıldı ve dudaklarına hamle etti ama Hermione derhal başını yan çevirerek onu reddederken yakışıklı adam, elleriyle kadının çenesini sertçe tutup kendine çevirdi ve bastırarak öptü. Hermione onu itmeye çalışıyor ama halsiz, başaramadı.

Malfoy yavaşça çekildi. “Bunu demek istiyorum.”

Hermione, tiksinmişlikle ağzını silerken yükselen öfkeyle suratına tükürmek istedi, ancak Lucius hızla ağzını kapatmıştı. “Alçaksın,”diyebildi kapalı ağzından zorlukla kelimeyi fısıldayarak. Genç adam konuşmasına izin vermek için elini çekerken, “Alçaksın!” dedi tekrar hiddetlenen Hermione. “Benim yaşımda bir oğlun var!”

“Beni böyle hassas konulardan vurmaya çalışman etkileyici, ama işe yaramayacak.”

Lucius derin soluk aldı, ayağa kalktı ve ceketini düzelterek dik durdu. Platin sarısı saçlarının ucu, siyah bir kurdeleyle bağlanmış ve bu pahalı büyücü kılığı, bastonuyla tamamlandığında ona asil bir İngiliz havası veriyordu.

“Hasta ziyareti çok uzun sürmemeli, bilirsin. Çabuk iyileşmene bak ki yine görüşelim.”

Yakışıklı yüzüne o Malfoy Gülüşü’nü yerleştirdikten sonra centilmence selam vererek çıktı gitti. Kapı kapanır ve kilitlenirken Hermione, tuttuğu nefesini bırakarak üzerindeki örtüyü sıktı. Sinirden titriyor, bütün bedeni gergin, kaskatı kesilmişken tam da Lucius Malfoy’un üzerinde bırakmak istediği etkiyi yaşıyordu.

Korku.

3 Yorum

Filed under Sevgiye Dönüşen Nefret | Snamione

3 responses to “Bölüm 9

  1. You pointed roughly finicky subject matter. These tips are very beneficial.

  2. mükemmel
    yeni bölümü çok merak ediyorum…:D
    çabuk yaz lütfen…

  3. Sakin olalım :))) Yeni bölüm gecikmeye uğramaz inşallah yine. Elimden gelenini yapacağım :)

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s