Bölüm 7


Önceki bölümde…

Dumbledore iç çekti. “Öncelikle şunu bilmeniz gerek: Malfoy Malikânesi bir karargâh. Şuan bizim bulunduğumuz yer gibi.” Ron’un kendisini dinlediğine emin olunca devam etti. “Ve onların karargâh’ı bizim karargâh gibi değil; görünür halde ve gizlenmiyor. Bunun ne demek olduğu hakkında bir fikriniz var mı, Mr. Weasley, oğlum?”

Ron diliyle dişlerini yalarken öfkeli bakışları yumuşamamıştı. “Yok. Ne olmuş eğer öyleyse? Bu işimizi daha kolay yapmamızı sağlar.”

Harry Dumbledore’un sözlerini açıklamak için söz aldı. “Yani orası saldırıya açık gibi görünse de, aslında bizim karargâhımızdan daha güçlü olduğunu söylemeye çalışıyor. Malikâne’nin Fidelius büyüsü ile saklanmaması; biz gizlenmiyoruz çünkü saklanmaya ihtiyacımız olmayacak kadar güçlüyüz, demek oluyor. Mesajı anladın mı?”

“Yani?” dedi Ron sabırsızlıkla.

Dumbledore, “Yani, oraya girebilmek için bir ordu gerek.”

*

Snape, “Soyun lütfen, seremoniyle vakit kaybetmeyelim…”

Genç kadın başını iki yana sallarken gerginlikle geriledi. Soyunmak istemiyordu.

“Dediğimi yap, Granger.”

Hermione itaat etmezken Snape kızgınlıkla yaklaştı, elini uzattı; “İlla bana yaptıracaksın…”

“Dokunma bana!”

Hermione Snape’in elini iterek uzaklaştı, yüzünde korkunç bir tiksiniş ifadesi vardı.

Dokunma. Ben… Ben- yaparım.”

*

Hermione dudaklarına kapanan adamı hemen reddederek başını yan çevirdi. Gözlerini sıkıca yummuştu..

“Lütfen… Bitir.” diye yalvardı genç kadın.

 

7. BÖLÜM

Karanlık odadaki geniş yatakta uzanan adam gözlerini yumdu. İşi bitmişti. Yine de üzerindeki gerginliği atamıyordu. O boğulacakmış hissi bütün bedenini sarmıştı çünkü. Nasıl sarmazdı? Hermione, az önce yataktan fırlayarak kendini banyoya kilitlediği gibi feryat figan ağlarken, bu evdeki herkesin iğrenç olduğunu haykırırken, bir gün hepsinin hak ettiği şekilde ölmesini isterken, Snape’e hakaret ederken ve bir şeyler kırıp dökerken adam daha da geriliyor, sıkıntı basıyor, genç kadın için ciddi anlamda üzülüyordu. Güçlükle derin nefes aldı ve örtüyü çekerek doğruldu. Pencereden sızan ay ışıklarından faydalanarak asasını arandı ve onu bulunca bir şeyler mırıldanarak çıplak formunun kara giysilere bürünmesini sağladı. Buradan, Hermione’nin söylediklerinden kaçmak istiyordu. Hemen şimdi.  Ardına bakmadan asayı yatağa doğru salladı ve sanki orada hiçbir şey yaşanmamış gibi toparlanmasını sağladı. Yatak, düz ve temizken ışığa ihtiyaç duymaksızın, alışkanlıkla odayı iki adımda geçti ve çıktı.

Odasından seri adımlarla uzaklaşırken o ızdırap verici sesleri ve eşyaların parçalanışını duymuyordu artık. Koridorlarda yanan mumlu avizeler önünü aydınlatırken nereye gideceğini bilmiyordu aslında. Evine gidebilirdi ama Yoldaşlığın büyük kısmı onu hâlâ Ölüm Yiyen olarak bilirken oraya gitmek pek de iyi bir fikir değildi, uzun zamandır uğramamıştı da. Ansızın tuhaf bir şekilde Hogwarts’ı özlediğini fark etti Snape. Şatonun güvenli duvarlarının gerisinde, bir sürü velede ders vermeyi özleyeceği aklının ucundan geçmezdi. Ah ders vermeyi değil, oradaki hatıralarını özlemiş olmalıydı… Orası her zaman kendi evinden daha çok anlam taşıyordu, kendi evindeki gibi salt berbat anılarla dolu değildi, güzel günleri de olmuştu. Ne yazık ki günlerini güzel kılan o kadın… Kendi kendine başını salladı ve canını yakan hatıraların imgelemleri kafasına üşüşmeden dudaklarını ısırdı kanatarak. Canını bilerek, mazoşistçe yaktığı zaman anılar aklına gelmezdi. Kanayan dudağını başparmağıyla sildi. Sonra aklına gelen başka bir düşünceyle hafif duraksadı ve dudağına bu defa yavaşça dokundu parmağını gezdirerek. Onlarla Granger’ı öpmüştü. Kaşlarını çattı, elini indirdi ve bu düşünceyi derhal zihninden attı. Hoş değildi bu, güzel de değildi, çirkindi…

 

***

 

Bir saat sonra, arındığına kanaat getirdiğinde banyo kapısına hamle etti. Gerçi bedenen arınmış olsa da böyle hissetmiyordu hiç. Ruhu lekelenmişti ve onuru…

Genç kadın,  kapıyı açınca onu yatakta uzanırken görecek olmaktan nefret etti. Gerginliği had safhaya çıkarken kapıyı açtı ve gözleri banyodan gelen ışıkla yatağın boş, toparlanmış olduğunu gördü şaşırtıcı şekilde. Odayı taradı, Snape yoktu.

Yine de o an sanki hala dokunuşları vücudunda hissediyormuşçasına bir an için ürperdi ve kollarını sıvazladı. Bir saat önce yaşanan o dehşetli anları üzerinden atamamıştı. Gözleri ağlamaktan şişmiş, kıpkırmızı, giderek kafası ısınıyordu öfkeden. Dişlerini fazla sıktığını fark ederek gevşemeye çalıştı. Fakat banyonun girişinde öylece dikilirken ve tam karşısında toplanmış yatak dururken gevşeme çabaları nafileydi. Sinirden titreyerek banyodaki gaz lambasını alıp kanepesine ağır adımlarla ilerledi, donuk bir şekilde oturdu, kolunu sıvazlamaya devam etti. Aklını oynatacak gibiydi. Kahverengi gözleri istemeden ay ışığının aydınlattığı, şimdi sağ çaprazında kalan yatağa kayarken görüntüleri kafasından atamıyordu bir türlü. Yeni bir ürperti dalgası bedenini sardı ve gözleri dolmaya başladı…

Kanepede geri yaslanırken gaz lambasını söndürdü, bacaklarını kendine çekti ve dizlerine çenesini dayayarak karanlıkta boş gözlerle pencereden ayın parlaklığını izlemeye başladı. Dolu gözlerini dizlerine sildi. Sonra başını tekrar kaldırarak izlemeye devam ederken, derin nefesler aldı yavaşça.  Burada kaldığı sürece pek çok iğrençlikleri yaşayacağını, fazlasıyla aşağılanacağını biliyordu. Hatta içindeki o,  “çok kötü şeyler olacak” hissi giderek büyüyordu Hermione’nin.

 

 

***

 

Buraya gelmek büyük riskti. Ama artık gidebileceği ne bir Hogwarts vardı ne de başka bir yer. Evi, onu kabul eden tek mekândı. Spinner’s End’in o kasvetli, ıssız sokağında yürürken etrafına bakma gereği duymadan ilerledi. Eski bir fabrika, yıllardır kapalıydı. Kırık camları, zincirli kapıları ve yükselen bacasıyla ölü, hayaletimsi bir evi andırıyordu adeta. Çocukluğunda gırla çalışırdı burası. Fakir işçilerin çocukları da bu mahallede oturur, onlarla top oynardı Severus Snape. Ta ki kendinde garip bir şeylerin varlığını sezene kadar…

İfadesiz bir yüzle Muggle’lara ait olduğunu fazlasıyla belli eden eve yaklaştı. Bu evde diğerleri kadar kasvetliydi en az. Sessiz sokakta asa sallandı, kapı gıcırtıyla açılırken Snape duraksayarak şaşkınca bakındı. Sihir Bakanlığı’nın ne olursa olsun gereken önlemi alacağını düşünmüştü. Eh, Dumbledore bir şekilde evine dokunmamalarını sağlamış olmalıydı herhalde. Tasasızca eşikten adımını attı başını eğerek. Boyu bu kapı için fazla uzundu. İçeri girerken adamın ifadesiz yüzü geldiğinden bu yana ilk defa biçim alarak kasıldı. Babası bu evden nefret ettiğini her daim söylerdi. Yüksek sesle. Aslında Tobias Snape’in nefreti evden kaynaklı değildi, o zamanlar bile anlamıştı bunu küçük Snape. Onun nefreti, kendisine büyük bir yük ve eziyet olduğunu düşündüğü karısına ve oğlunaydı. Snape, kapıyı sertçe kapadığında huzursuz bir nefes aldı. Neden Potter gibi harika bir geçmişi olmamıştı ki? İnce dudakları büzüşerek birkaç küfür savururken ölmüşler için kıskançlığın manası olmadığını hatırlattı kendine. Ama Potter, ölmüşken bile şanslıydı çünkü Severus Snape, hâlâ lanet bir hayatı yaşıyordu.

Çarşaf misali pelerinini üzerinden atarak salona girmeden kapıdan içeri, en yakın koltuğa fırlattı ve odasına doğru yol aldı. Şimdi bütün her şeyden, gerçeklerden kaçabilmişken uyumak daha kolay olacaktı.

 

***

Ron Weasley, yatağında Hermione’siz geçirdiği onuncu güne uyanırken çatık kaşlarla odasının penceresinden sızan gün ışıklarına baktı. Sinirle komodininde duran asasına hamle etti ve bir şey mırıldanarak koyu perdelerin hışımla çekilmesini sağladı. Hermione’si yanında olsaydı, erkenden kalkmış olur ve perdeleri çekerek, “Kalk bakayım seni sersem,” derdi horuldayan Ron’a gülerek.

Genç adam da bir keresinde; “sersemi şimdi görürsün sen.” diye karşılık vermiş ve yataktan fırladığı gibi genç kadını belinden kavramıştı sahte bir kızgınlıkla. Sonra yumuşacık yanakları öperken her gün onun perdeleri açmasını sağlayan güneşe teşekkür eder, nişanlısının kulaklarına “Günaydın,” fısıldardı.

Ama o gittiğinden beri gün ışıkları keyif vermiyordu artık. Umutsuzca doğrulurken pijamalarını değiştirdi, kot pantolonunu ve kazağını üstüne geçirdi. Bu yaşına rağmen Molly’nin ördüğü vişneçürüğü rengini giymekten vazgeçmemişti.  Sadece üzerinde “R” yazmıyordu o kadar.

“Onu karıştırabilecekleri bir ikizi yokken niye inadına ‘R’ yazar ki?” diye gülmüştü Fred vaktinde.

George’da yeni bir Weasley’in doğup doğmayacağına dair bir espri yapınca da Molly Weasley, o günden sonra Ron’un kazağına “R” yazmamıştı.

Ron tamamen ayıldığını hissederken dün gece Malfoy Malikânesi’ne girişin sandığı kadar basit olmadığını öğrendiğini hatırlayarak kızgın suratını daha da buruşturdu. Banyoya girdi ve kapıyı sertçe çarptı.

 

 

***

Harry Potter, sabahın erken saatinde kalkmıştı nişanlısı ile. Bu defa kahvaltıyı Ginny hazırlarken Grimmauld’un sıcak mutfağından hoş kokular yayılıyordu; kahve, kızarmış ekmek, sosis ve börekler…
İkizler de esneyerek içeri girdiklerinde günaydın mırıldanıp sandalye çekti. Hâlâ şaka dükkânlarını işletiyorlardı ve şimdiye kadar beş şubeleri olmuştu bile. Patron olmak onları çabuk yoruyora benziyordu. Uyku sersemliğiyle kahvelerini yudumlarken George, diğer herkesin nasıl olup da kalkmadığını homurdanarak şikâyet etti.

“Günaydın, çocuklar.”

Arthur Weasley, mutfağa giriyordu bugün son derece başarılı şekilde Muggle giysilerine bürünmüş vaziyette. Ginny, Harry’nin kahvesini yenilerken şaşırarak babasına baktı;

“Bu göz alıcılığını neye borçluyuz baba?”

Arthur gülümserken şapkasını masaya bıraktı. “İşimin keyif verici yanlarından biri, canım. Ölene dek Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesi’nde çalışacağım sanırım.”

Fred ve George, gözlerini devirirken Harry ile Ginny hafifçe tebessüm etti.

Harry Gelecek’i katlayıp koydu; “Mrs Weasley, kalkmadı mı daha?”

“Ah, geliyor şimdi. Bugünlerde epey üzgün, bilirsiniz. Hepimiz gibi.”

Arthur ciddiyete büründü, Molly de içeri girdi ve elinden geldiğince sıcakkanlı bir şekilde günaydınlar diledi ama üzüntüsü gözlerine yansıyordu. Mutfak, kimseler yokmuşçasına derin sessizliğine gömülürken Hermione’nin yokluğuna alışmaya çalışmaktan vazgeçtiler. Ne kadar çabalasalar da yapamıyordu hiçbiri.

Ron da gelince mutfak tamamlandı. Ron, diğerlerinin aksine ne selam vermişti ne de günaydın dilemişti. Oldukça katı ve ifadesiz bir suratla yerini alıp kahvesini yudumlamış, iştahsızca kahvaltısına başlamıştı. Molly, onun daha fazla yemesini sağlamak için birkaç şey söylemek istiyorduysa da ağzını açmaya cesaret edemiyordu. Yalnızca oğlunun gün geçtikçe erimesini çaresiz gözlerle izliyor, daha fazla üzülüyordu. Arthur, karısını teselli edercesine omzunu sıkıp eğildi, bir şeyler fısıldadı.

Harry’i de günlerdir olduğu gibi sıkıntı basmıştı yine. Ron’u bu halde görmek onu da en az Mrs Weasley kadar üzüyordu. Onlar arkadaşıydı… Burada normal bir hayat yaşamaya çalışıyor olmaktan nefret etti Harry. Elinden bir şey gelmemesi kadar kahredici bir şey olamazdı. Yeşil gözleri Ginny’e bakarken genç kadının ellerini ellerinde hissederek sakinleşmeye çalıştı. Ginny ve diğerleri bunları bilmezken böyle üzülemezdi, elinden geldiğince bir şeyler yapıyormuş gibi gözükmeye çalışması gerekiyordu Harry’nin. Onları başka türlü ayakta tutamazdı çünkü. Ama gerçeği yalnızca Ron bilirken, ne kadar öyle gözükmeye çalışsa da vicdanı sızlamaya devam ediyordu. Ron’un bakışlarıyla karşılaşınca yutkundu genç adam. Numarasını bir tek o yutmazdı. Sanki bu doğrulanırcasına düşünceleriyle eş zamanlı olarak Ron, bakışlarını çekmeden evvel korkunç, zalim bir gülüş göndermişti Harry’e. Genç Potter, yutkundu.

Mırıltılarla geçen kahvaltıları on dakika sonra birince Ron konuştu.  “Ee Harry, ne zaman evleneceksiniz?”

Sanki havadan sudan konuşuyordu. Birden çatal-bıçak sesleri kesildi. Mutfağın havası aniden değişerek anında negatif elektrikle yüklenirken ikizler bakıştı. Ron, huzursuzluk çıkarmaya meyilli gibiydi.

“Ne demek bu şimdi?” dedi Ginny, kızıl kaşlarını çatarak ağabeyine dönerken. Kahvesini kulpundan yavaşça bırakmıştı.

“Ne demek olacak, aynı anda evlenecektik. Eh, Hermione olmadığına göre, sizin beklemenizin bir manası yok.” dedi Ron. Sesi kaba mı yoksa başka türlü müydü kimse anlayamazken Harry konuştu;

“Kimse evlenmiyor. Hermione geri gelecek ve dördümüz düğün yapacağız, tamam mı?”

“Hayaller kurma,” dedi Ron başını tabağından kaldırarak. Şimdi sesi sert çıkıyordu. “Bakanlığa gidin ve işi resmiyete dökün, anlaşıldı mı?”

Ginny ağzını açacakken Ron, hepsini yerinde sıçratarak yumruğunu indirdi.

“Anlaşıldı mı, dedim!”

Molly, elini kalbine götürmüş vaziyette korkulu soluklar alırken ikizler hayrete düşmüş, Arthur ilk defa sakinken kaşları çatık, Harry’nin ise yüreği hopluyordu ama ustalıkla belli etmemeyi başardı. Ginny de korkusunu gizleyememişti annesi gibi. Kimse ağzını açmayacak gibi olunca Arthur ayaklandı hemen;

“Gitme vakti geldi gençler,” Peçeteyle ağzını silerken Ron’la konuşmanın bir yararı olmayacağını çoktandır biliyormuş gibiydi. “Geç kalmamalıyız.”

İkizler onaylarken aynı anda kalktı konuşmadan. Şimdi tamamen uyanmışlardı sanki. Ginny de kalkarken Harry kımıldamadı, oturduğu yerden Ron’a bakıyordu ve onunla konuşmak istiyordu ama Ginny ısrarla onu da kaldırdı ve çıkışa sürükledi. Molly de Ron gibi oturuyordu ve tabakları toplamaya çalışmadı ilk kez. Şaşkınlık ve üzüntü dolu, boş gözlerle masayı süzerken Ron sinirli soluklar alıyor, yumruk yaptığı elini gevşetmek için en ufak çaba göstermiyordu. Kimseyi yanında istemiyordu genç adam. Bu yüzden annesine de gitmesini söyleyerek kendini yalnızlığa mahkûm etti. Güne kötü başlanmıştı ve gün, kötü bir şekilde sona erecekti.

***

Severus Snape, şafak sökmeden evinden çıkmış ve Malfoy Malikânesi’ne geri dönmüştü. Granger’la işinin bittiğinin Karanlık Lord’a söylenmesinin vakti gelmişti çünkü. Bundan sonra olacakları tahmin edemiyor olmak korkunçtu; söyledikten sonra ne olacaktı, Karanlık Lord ne gibi kararlar alacaktı? Granger’a yardım edildiğini doğrulamadığında ne olacaktı? Kendisinden şüphe mi edilecekti? Endişe veren sorular çoğalırken rahatlamaya çalışmak çok zordu, oysa kafasını boşaltmalıydı ve zihninde tuhaf düşüncelerin gezinmesine izin vermeden Karanlık Lord’la şüpheye yer bırakmayacak şekilde konuşmalıydı. Malikâne’nin görkemli yeşilliği içinde yürürken derin nefesler alarak siyah gözlerini kapattı, zihnini boşaltmaya çalıştı, tuğla duvarlarını ördü ve tamamen duygusuzlaştı. Gözler yeniden açıldığında artık zihni boş, hiçbir duygu barındırmazken daha seri yürüyordu.

“Lordum.”

Çift kanatlı geniş kapıları açarak içeri girdiğinde geldiğini haber vererek ilerledi, onun bir metre uzağında durup başını eğerek çömeldi olduğu yerde. Emir gelene kadar da kalkmadı.

“Doğrul.”

Fısıldayan sesle gelen emri uygularken doğrulduğu yerden kalkarak dikleşti Snape. Gün henüz ışımadığı için karanlık olan salonda adeta x ışınları gibi parlayan kırmızı gözlere doğrudan bakmaktan çekindi.

Sesin sahibi, oturmak için uzun masanın en ucundaki sandalyeye geçerken beyaz asayı yavaşça cilalı, koyu renk masaya bıraktı.

“Söyle, iyi haberler olduğunu umuyorum…”

“İyi haberler, Lordum.” dedi Snape başını eğerek. “Dediğiniz üzere, kızla ilgilendim.”

“Çok iyi… Bugün onu tekrar görmek isterim, çıkarken Kılkuyruğa söylersin.”

“Evet, Lordum.”

“Başka, Severus?”

Snape yutkundu. “Casus konusunda araştırma yapma fırsatım olmadı henüz. Vaktimin çoğunu Bulanık için harcamak durumundaydım, bağışlayın.”

Voldemort sabırsızca beyaz ellerini salladı. “Vakit yok, yarın derhal son durum bilgisini istiyorum.”

“Emredersiniz.”

Voldemort’un solukları genişledi. “Düşündüm de, kızı sen getir. Duruma göre yeni bir karar alacağım. Git ve getir onu.”

Snape tekrar başını eğdi, sonra doğrularak bir iki geri adım attıktan sonra arkasını dönüp çıktı.

 

***

“Üstünü değiştir, acele et.”

Hermione, kotunu ve kazağını alıp banyoya girerken kapıyı çarptı. Snape, sıkkın ve sabırsız nefes verirken göz göze gelmemeye çalıştıklarını fark etti. Bundan memnun olurken beş dakika boyunca ayakta dikildi, Hermione çıkınca da asasını çıkararak ona doğrulttu.

“Kapıyı aç ve önüme düş.”

Genç kadın ikiletmeden emre uyarken hareketlerinde bir sinirlilik, gerginlik seziliyordu. Snape’te gergindi. Ona yeniden bilinç akışını kesmeyi sağlayan iksiri vermezdi ve Karanlık Lord, kızın zihnine girerse olacakları tahmin dahi edemiyordu. Hermione önden yürürken Snape, onu doğru yere gitmesini sağlamak için asasıyla yönlendiriyor, Lord’un bulunduğu salona yaklaştıkça soğuk terler döküyordu adeta.

“Boşuna zihnini kapatmaya çalışma,” dedi ani bir ilhamla Snape. Ne derse Hermione tersini yapardı, biliyordu bunu. Yedi yılda onu tanıyamadıysa pıtı kurttu.

Hermione gerginlikle soluğunu tutarken nereye doğru gittiklerini tahmin etmeyi bırakmıştı. Vaktinde zihin kapatabilecek kadar bir şeyler öğrenmişti. Belki Voldemort karşısında şansı olmazdı ama mutlaka bir yardımı dokunabilirdi. Paniklememeye çalışarak Snape’in dediğine uymaz ve zihnini boşaltmaya çalışırken düşüncelerini süpürdü çabucak. Fazla vakit yoktu… Zemin kata inip de geniş kapıdan geçinceye kadar hazırlıklarını yapmıştı ama panik hissi her şeyden daha baskınken bu işi beceremeyecek olmaktan korktu.

Durdular; Snape, asasını genç kadının sırtından çekerken Voldemort tam karşılarında dikiliyordu. Hermione, ne kadar çabuk geldiklerine şaşarken yutkundu ve yumrukları sıkılı, dimdik durdu.

Voldemort’un biçimsiz, düz dudakları kıvrıldı ve yılanın tıslaması gibi tıslamadan önce başını hafifçe sola yatırarak genç kadını izledi kırmızı gözleri parlayarak.

“Severus… İstediğim etkiyi yaratamamışsın. Muggle’ın buraya geldiği akşamdan bir farkı yok. Hâlâ aynı duruş, aynı küstah bakışlar…”

Snape, öne çıktı ama konuşmadı. Ne zaman konuşması ya da susması gerektiğini uzun zaman önce öğrenmişti çünkü. Lord’un istediğini yapamamış olmaktan gergin, alnı hafifçe nemlenirken sessizliğini sürdürdü.

“Olmamış,” dedi soğuk ses. “Olmamış…”

Snape, şimdi konuşmasının vakti geldiğini biliyor, derhal özür diledi. Bunu yaparken dahi suçu en zayıfın üstüne atmaktan çekinmemişti.

“Bağışlayın Lordum, Bulanığı kontrol etmek ne kadar kolay olsa da bazı beklenmedik tepkileriyle işimi doğru düzgün yapmaktan alıkonuldum.”

Voldemort tiz, gıdıklar gibi gülerken kanlı gözlerini Hermione’ye dikti.

Ne gibi tepkilermiş bunlar?”

Snape yutkundu. “Seks, zevki beraberinde getirir Lordum. Fakat Bulanık, kendini zevk almamaya adapte ederken ve bütün düşüncesini nişanlısına yöneltirken benim onun üzerinde istediğim etkiyi yaratmam söz konusu olamazdı.”

Hermione bir şeyde başarılı olduğunu kendi kulaklarıyla duyarken dudaklarının kenarının gülümsemeyle kıvrılmasına engel olamadı. İşte bundan zevk alırdı.

Voldemort’un derin nefes aldığını işittiler. Tuhaf adam salonu dolaşırken başı yere eğik, düşünüyor aynı zamanda kemikli asasını uzun parmakları arasında çeviriyordu.

“Basit bir çözümü var ama ondan önce-”  Voldemort durup başını yerden kaldırarak Hermione’ye baktı kendi kadar tuhaf bir gülümseme göndererek. “Kızın nişanlısına kötü haberi iletmemiz gerek…”

 

***

Voldemort, sadık hizmetkârı Severus Snape’e talimatları veriyordu sessizlikte. Soğuk ses odayı doldururken oldukça sakin, kendi halineyken hem yemek yenilen hem de toplantı yapılan masayı çekmesini, halıyı kaldırmasını, yere büyükçe bir çember içinde beş köşeli yıldızı belirgin şekilde çizmesini söylemişti. Voldemort, durup ortaya çıkan esere baktı ve yüzünde katıksız bir memnuniyet ifadesi -ki hiç de belli olmuyordu bu suratla- siyah cüppesi ardında hışırdayarak çemberin etrafında tur attı. Snape, kenara çekilmiş sessizce bekliyorken Karanlık Lord’un ne yapmak istediğini hiç bilmiyordu. Endişeli gözleri aynı sessizlikle duran genç kadını süzdü; Hermione de onun ne yapmaya çalıştığını çözmeye çalışırken gergin, elleri titriyordu. Boşuna… Kendi bile bilmezken Granger’ın tahmin etmeye çalışması boşunaydı. Weasley’e bir şekilde kötü haber iletilecekti ama nasıl olacağı hakkında ikisinin de fikri yoktu.

Voldemort nefes aldı.

“Anılarını bana ver. Bulanık’la yattığın geceye dair anılarını,”

Snape şaşkın, ince dudağı hafifçe aralanırken zoraki adım attı, tereddütle asasını başına dayarken emre itaat ederek alnının yan tarafından gümüşi ipliksileri parlak, siyah saçlarının arasından çekerek Voldemort’un uzattığı beyaz asasının ucuna iletti. Voldemort, anıları alırken kendi alnına, zihnine yerleştirdi ve biçimsiz dudakları acayip bir gülümsemeyle kıvrılarak kısa, bakımsız dişleri ortaya çıkarttı. Gördüğü şeyler onu güldürmüştü.

“Yeterince acımasız olmamışsın. İstediğim etkiyi yaratamamanı anlıyorum…”

Hermione iyice gergin, o geceyle ilgili anıların Voldemort da ne aradığını merak ediyor, adeta kalpten gidecek gibi oluyordu. Nefesleri hızlandı, kahverengi bakışları büyüdü. Yoksa Ron… Ron onları görecek miydi? Yumruk yaptığı elleri sarsılırken yutkundu, nefesleri düzensizleşti…

Voldemort, beş köşeli yıldızın bulunduğu çembere girip yıldızın tam ortasındaki boşlukta dikildi ve emretti;

“Koltukların birinde Gelecek Postası olmalı Severus, onu bana ver.”

Snape, bir asa hareketi ile gazeteyi çağırırken Voldemort, ona yirmi yedinci sayfayı açmasını ve oradaki en büyük resmi yırtıp vermesini istedi. Denileni yapılınca kırmızı gözler soluk elleri arasındaki resme bakıyordu: Ron Weasley’e.

Kırmızı gözler, giderek panikleşen genç kıza dönerken için için güldü.

“Harry Potter’la aramda tuhaf bir bağ var Muggle, bilir misin?” Ama yanıt almak gibi bir derdi yoktu Voldemort’un. Bildiğini biliyordu çünkü. Alay edercesine devam etti; “Onunla zihnimi paylaşmak çok kolay ama eskisi kadar güvenli değil. Fakat zihnimi zavallı nişanlın Weasley’le paylaşabilirim… Yine de onunla Potter’la aramdaki gibi bir şey söz konusu olmadığı için işte bu çok zor.”

Hermione güçlükle konuştu, sıkılmış yumrukları hâlâ titrerken bedeni gerginlikten dik ve katıydı.

Yemi yutmaz. Ron sana inanmayacak, boşuna…”

Tiz, hastalıklı bir gülüş salonda yankılandı.

“Sirius Black ile ilgili hayaller ne kadar yaratıcıydı, değil mi Bulanık? Oldukça başarılı çalışmalarımın ürünü… Harry Potter bile buna inanmışken, senin aptal Weasley neden inanmasın?”

Genç kadın yutkundu. Buna cevap veremezken yine o kan dondurucu, ürperten gülüşler duyuldu.

Voldemort, önüne dönerek parlayan kırmızı gözlerini yumdu ve meditasyon yaptı. Yılansı burnundan nefesler alıp verirken salonda tek bir ses, tek bir kımıltı duyulmadı O’nun yaşadığına işaret eden nefesler dışında. Snape, olduğu yerde durur ve kımıldamazken arada gözleri Hermione’ye kayıyordu. Hermione ise şok, şaşkınlık, korku ve panikle Voldemort’un aksine nefes almayı dahi unutmuş gibi çakılmıştı bulunduğu yere. Koşmak, Voldemort’un birazdan başlatacağı ayini bozmak için onu çemberin dışına itmek istiyordu büyük bir şiddetle. İstiyordu ama… Derhal Snape tarafından bir büyü ile engelleneceğini de biliyordu. Çaresizdi, çok çaresiz…

***

 

Ronald Weasley, belki bir saat belki de bir buçuk saattir mutfakta aynı yerde oturuyordu kahverengi gözlerinde dalgın, boş bakışlarla. Bir saat önce dumanı tüten kahvesi hâlâ dolu ve soğumuş durumda önünde duruyordu. Molly çoktan ortalığı toplamıştı. Sessizlikte yalnız, hiçbir şey düşünemez hâlde sadece düşlere dalmıştı genç adam. Düş de sayılmazdı pek, daha çok hayatını film şeridi gibi gözünde canlandırıyordu. Buna tepki olarak arada dudağı durup dururken gülümsemeyle bükülüyor ya da büzüşerek öfkesini dile getiriyordu. Değişken ruh hâli içindeydi mimikleri gibi. Biraz sonra aniden yüz ifadesi değişti çünkü kendi düşüncelerinden bağımsız bir görüntü gördüğünü sanmıştı. Saatler sonra ilk defa kımıldandı, etrafına şaşkınca bakındı. Ve o görüntü yine geldi. Aniden, bıçak gibi…

Hermione ağlarken inliyor, üstündeki adamı itmeye çalışıyordu karanlıkta. Sanki acı çekiyordu ya da bir şeye zorlanıyordu… Ron onun sesini duydukça sandalyesinde gerildi, kalktı ve solukları hızlanarak masayı kavradı. Durup dururken gözlerinin önünde adeta ‘canlanan’ sahnelere anlam veremiyordu. Neydi bu?

Biri onun düşüncelerini duymuş gibi güldü. Tiz, soğuk ve tuhaf bir kahkahaydı. Ron, geniş elleriyle tahta masayı daha sıkı kavrarken sesi derhal tanıdı. Dehşet içinde, kahverengi gözleri irileşti.

“Weasley, aptal çocuk…”

Voldemort’u zihninde gerçekten duyuyor muydu? Buna inanamazdı. Çok düşünmekten saçmalıyor olmalıydı ama… Hayır, Ron kendini biliyordu. Kafasında böyle bir şeyi uyduramazdı.

“Gördüklerinin ve göreceklerinin hepsi gerçek, Weasley. Sen orada zavallıca dikilirken sevdiğin kadının neler yaşadığını biliyor musun ve neler yaşayacağını?”

Ron, hiddetlendi. Bütün vücudu titrerken zihnine akın etmeye devam eden ‘Hermione’ görüntülerini reddetmeye çalıştı. Yalandı bu. Oyundu. Yıllar önce Harry’e yapılan oyun gibi… Ron da inanmayacaktı. Ama- ama orası Karanlık Taraf’tı ve Hermione’ye gördüklerinin yapılmaması için hiçbir çekinceleri yoktu. Pekâlâ, gerçek de olabilirdi… Mümkündü…

Hermione’nin üstündeki adama yalvardığını duydu genç adam. Ondan kaçmaya çalıştığını… Karanlıktı, o lanet olası adamın kim olduğunu göremiyordu. Hermione’nin bileklerini zorla tutan ve acımasızca genç kadına saldıran o adamı öldürmek istiyordu. O yüzü bir görse…

Ve gördü.

“Aferin Weasley, akıllı ve düşünen bir yanının olması senin gibi safkan için ümit verici.”

Ron donmuştu. Snape olamazdı… O olamazdı… O… O…

Aniden mutfak masasının altını kavradı ve çığlık çığlığa kaydırarak kenara çekti. Masa, uzun ve ağır olduğu için sadece birkaç santim yerinden oynatabilmişti.

Çok öfkeliydi…

“Ron, gördüklerin seni yıldırmasın! Sakın buraya gelme, yalvarırım!”

Genç adam duyduğu ikinci sesle gevşedi ve masayı bıraktı. Az önce Hermione’yi mi duymuştu? Ama o… Az önce lanet herif üstündeyken ağlamıyor muydu? Neler oluyordu? Hangi Hermione gerçekti? Kafası allak bullak olurken Voldemort’un sesi yanıt verdi;

“İlk gördüğün anılardı, Weasley. Dün gece gerçekleşti. Ve evet, az önce de benim seninle konuştuğum gibi konuştu aptal kız. Çenesi düşüklüğünün cezasını çekecek.. Belki gördüklerinin gerçekliğine ikna olursun.”

 

***

 

“Ron, gördüklerin seni yıldırmasın! Sakın buraya gelme, yalvarırım!”

Hermione daha fazla dayanamayıp hiddetle haykırmıştı. Ron’un kendisini duymasını ümit ederken Snape’in keskin, kızgın bakışlarıyla karşılaştı ama umursamadı. Hiç bir şey şu an Ron’un ne düşündüğünden ya da yapacaklarından daha önemli olamazdı. Ümit etti… Buraya gelmemesi için adeta Tanrı’ya yalvardı ve titremelerine engel olamadı.

“İlk gördüğün anılardı, Weasley. Dün gece gerçekleşti. Ve evet, az önce de benim seninle konuştuğum gibi konuştu aptal kız. Çenesi düşüklüğünün cezasını çekecek… Belki gördüklerinin gerçekliğine ikna olursun.” diyordu çemberin içindeki beş köşeli yıldızın ortasında duran Voldemort. Gözleri kapalı, bir şeye yoğunlaşmış gibi konuşuyordu ve sakindi. Sonra kırmızı gözler açıldı ve beyaz asa kalkarak genç kıza yöneldi.

“Crucio.”

Hermione çığlık çığlığa çöktüğünde ayaklarının yerle olan bağlantısı kopmuş, bedeni döşemeye çarpmıştı ve sağa sola seğirirken ağzı ardına kadar açık, ciğerlerinin yettiğince haykırıyordu…

12 Yorum

Filed under Sevgiye Dönüşen Nefret | Snamione

12 responses to “Bölüm 7

  1. jekooo

    bişey sorucam bu kurgu mu yoksa harry potter kitabından mı alınmıs daha once kıtabı hıc okumadımda o yuzden merak ettım

  2. Bu sitedeki “Diğer Yazarlar” kategorisi dışındaki tüm Fan hikayeleri şahsıma aittir, hiçbir kitaptan şundan bundan vs kopyalanarak yazılmamıştır.

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s