2.Bölüm: Snape’in Gidişi


Kapı, sanki içinde anahtar dönmüş gibi bir klik sesiyle açıldı.

Ron Weasley, içeri girdiğinde aniden olduğu yere çakıldı, gördüklerine inanamıyordu…

Masanın üzerinde sırtüstü uzanan çıplak bir Hermione ve ona abanmış, yarı çıplak bir Snape. Ciğerlerindeki hava boşalmıştı sanki. Ağzını açmıştı ama haykıramadı. Bu iğrençliği durdurmak için en ufak ses bile çıkaramadı Ron; Şoka uğramıştı.

Ve birkaç saniye sonra zombi gibi adım atabildi nihayet. Ama şoktan büyümüş gözleri bir türlü normal boyutlarına dönmüyordu. Ayak sesi zindanda yankılanan iniltilere baskın çıkınca sesler anında kesildi; Hermione, küçük bir çığlık atınca Severus Snape, başını hızla ardına çevirip bu çığlığın sebebi Ron’u gördü. Snape, on kat daha şaşırmış görünüyordu. Çabucak toparlanıp Hermione’nin üzerinden kalktı, kız da üzerini örtmeye çalıştı çaresizce. Daha şimdiden gözyaşları akmaya başlamıştı.

Ron, ağzını ardına kadar açtı, nefes aldı ve haykırdı; “Sakın kıpırdama, lanet olası şere*siz!”

Az önce iki yanına gevşemiş halde düşen kolları şimdi kaskatı, asası Snape’e dönüktü. Yüzü ateş basmış gibi kıpkırmızıydı ve gözleri hiddet doluydu. Hermione, daha fazla ağlamaya başlayınca bu Ron’u daha çok kızdırdı.

Snape, olduğu yerde durmuştu zaten. Edilen hakareti duymamış gibi simsiyah gözleri, Weasley’in asasını izliyordu temkinli şekilde. Kafası hızla çalışmaktaydı; kapıyı kilitlemişti evet ama mühürlemeyi unutmuştu. Belki de gerek görmemişti? İçinden kendisine lanet okudu. Ne de olsa bütün öğrenciler odasına gelmekten ölümüne korkuyordu değil mi, bunu defalarca işitmişti o küçük beyinlerden. Bir kez daha lanet okudu. Gerek görmemişti demek?

Hermione ise hıçkırıklar arasında Ron’a açıklama yapmaya çalışıyordu ama ağzından çıkan hiçbir kelime anlaşılmıyordu. Başka biri onu kolayca deli sanabilirdi.

“Hermione, hemen arkama geç!” Ama Hermione ağlarken açıklama yapmakla meşguldü. Bebek gibi sızlıyordu. “Hermione, hemen dedim!”

Ron’un sesi güçlüydü. Aynı zamanda öfke dolu… Snape’e dönük asasını tutan kolu, fazla gerilmeden dolayı ağrımaya başlamıştı şimdiden. Ancak hiddeti ona güç vermeye devam ediyordu. Yavaş yavaş kendisine doğru yürümekte olan Hermione’yi sakinleştirmek için konuştu.

“Tamam, geçti. Geçti Hermione. Bu lanet olası herif seni zorladı değil mi? Tamam, bana gel. Evet…”

Hermione yanındaydı ve başını omzuna dayamış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Konuşmasından bir şey anlaşılamaması normaldi, şimdi de titriyordu sanki. Ron, hızla cüppesini çıkarıp onun üzerine örterken gözlerini Snape’ten ayırmadı. Ondan nefret ediyor, hatta iğreniyordu.

“Sübyancı!” dedi kendini tutamayıp. Sesi zindanda fena halde yankı yaptı. “Yürü! Dumbledore’a hesap vereceksin, sonra da okuldan atılacaksın. Sonsuza dek!” Ron istemsizce güldü. Harry bunu duyunca mutlu olurdu herhalde. Ah, ama Hermione’nin durumu hiç iyi değildi hiç… Öfkesi kızgın alev gibi yükseldi, tükürükler saçarak Snape’e küfretmeye devam etti. O ise olduğu yerde dururken tüm bu hakaretleri kızgınlığın zerresi olmadan, soğukkanlılıkla dinliyordu. Gözleri asaya dikili şekilde… Bir atmaca gibiydi. Sonunda ilk kez konuştu ve söylediği tek şey, Hermione’nin sesini kesmesini sağladı.

“Granger.”

“Ne cüretle onun adını ağzına alıyorsun seni or*pu çocuğu!” asası tutan eli hiddetle titriyordu.

Hermione, yavaşça ağlamayı kesip Ron’un omzuna dayadığı başını kaldırdı. Titrek ve korku içinde olsa da sesi, artık anlaşılır çıkıyordu.

“Ron… B-en, beni dinle…”

“Hermione, sakin ol. Bu adi tecavüzcüyü Dumbledore’a götüreceğiz tamam mı? Cezasını çekecek, söz veriyorum. Sonra okuldan postalanırken kıçına bir tekmede ben basacağım!”

“Ron… Onun bir suçu yok, ben- ben onu-”

Ron, Hermione’yi duymamış gibiydi, ardı ardına Snape üzerinde uygulayacağı planları söylüyor, bunun etkisiyle anlamsızca gülüp duruyordu. Sinirleri fena halde bozuktu.

“-hatta onu sersemleteyim de Harry’le hazır burada kimseler yokken döveriz. Sonra Dumbledore ne yaparsa yapar!”

Yine şeytanice güldü ve ağzını sersemletme büyüsü yapmak için açarken Hermione, asayı hızla kapıp geri çekildi.

Ron, sarsılmış görünüyordu; gözleri şok içinde Hermione’nin bu akıl almaz davranışını açıklamaya çalışırcasına bir Snape’e -rahatlamış gözüken Snape’e- ve tekrar Hermione’ye gidip geldi. Bağlantıyı görmüştü. Hermione’nin yeniden ağlamaya başlamasından da, onun sesinden de, hatta kendisinden de nefret etti.

“O aptal ot yığını…” Sesi, bütün yapboz parçalarını birleştirdikten sonra ortaya çıkan sonuca hayretle bakan bir çocuk gibiydi. “Benim için sanmıştım ama başından beri bu… Bu sıçtığımın çocuğu içindi ha, Hermione?”

Genç kız, utançla yanarken şiddetli bir şekilde ağlıyordu. Gevşeyen elinden düşmek üzere olan asayı Severus Snape hızla tuttu Ron’un kontrolü yeniden ele geçirmemesi için. Granger’a seslenmesi iyi olmuştu, bunu yapmasaydı, Hermione kendini toparlamasaydı işleri bitmişti…

“Evet, Weasley.” dedi Snape, soğukkanlılıkla. Ron’a yaklaşmıştı ve her ne yapacaktıysa kendi asasını çıkarmıştı. “Benim içindi.

“Şimdi, izninle seni hayat boyu sakat kalacak bir ruhtan kurtarayım.”

“Sen önce kendi hasta ruhunu kurtar.” dedi Ron ona tiksinerek bakarken. Snape’in ne yapacağını umursuyormuş gibi değildi hiç, daha cevap gelmeden Hermione’ye döndü; “Ve sen. Senin hakkındaki tüm fikirlerimi geri alıyorum,” Hermione’nin dizlerinin bağı çözülmüştü, yüzü gözü ıpıslak yere çöktü. Hıçkırıkları kesilmiyordu. “Bütün bu iğrençliği istediğine inanamıyorum… Seni tanıdığımı sanmıştım.”

Snape, “Yeter Weasley, sus. Hiçbir şey bildiğin yok.”

“Ne biliyorum biliyor musun? Senin iğrenç bir pez**nk olduğunu.” Ron, ağzı seğirerek güldü.

Snape, sadece baktı; “Başka bir zaman olsaydı o küçük dilini kopartırdım, ama burada birbirini seven iki kişi var -ve Granger, Tanrı aşkına yerde sürünmeyi kes!-

Onun perişan halini gördükçe sinir oluyordu. Sanki tüm bu olanlardan pişmanmış ve hiç olmamasını istemiş gibi ağlaması… Delirticiydi. Tutup onu yerden kaldırırken genç kızın bukleleri yüzüne çarptı hafif esintiyle. Lavanta kokuyordu.
Snape, sıkıntıyla iç çekti. Bu lanet olası durumdan yalnızca bir şekilde kurtulunabilirdi; asasını Ron’a doğrulttu ve onun, hayatı boyunca zihninde korkunç bir görüntüyle yaşamasına engel olmadan önce konuştu.

“Weasley,” dedi. “Biraz sonra söylediklerinin ve gördüklerinin hiçbir önemi olmayacak. Ve Granger’ın da şuursuzca açıklama yapmasına. Çünkü hatırlamayacaksın.”

Asasını Ron’un kafasına doğrulttu. Genç adam ise yumruğunu sıkmış bir şekilde titriyor, gözlerinde nefret ateşiyle ona bakıyordu dimdik.

“Eninde sonunda öğreneceğim, aşağılık herif.”

“O zamana kadar, Obliviate.” dedi Snape.


“Granger, kendine gel.” dedi Snape hafızasını sildikten sonra bayılttığı Ron’u sandalyesine oturturken. Genç kızın hala ağlıyor olması tahammül sınırını aşmıştı ama yapabileceği bir şey yok gibiydi. Ron’u bırakıp yanına geldi, yanaklarına süzülen gözyaşlarını siliyordu onun.

“Böyle olmamalıydı, aslında bu yaptığımız hiç olmamalıydı. Korkunu ve pişmanlığını görebiliyorum.”

Hermione, ıslak gözlerini ona kaldırdı itiraz için ama güçsüzdü ve Snape’in onu susturma yönündeki girişimine engel olamadı.

“Şimdi, artık beni dinleyeceksin.” Arkasında, masasının gerisinde oturmakta olan baygın Ron’a baktı. “Onu ortak salona götür. Potter ne olduğunu sorarsa bir şeyler uydur, ben burayı toparlayacağım ve bir daha bunun olmaması için -sözümü kesme, Granger- elimden gelenini yapacağım.”

Yerden Hermione’nin okul cüppesini alıp kızın üzerinde duran Weasley cüppesini çıkardı. “Şunu giy.”  Hermione, kendi cüppesini üzerine geçirirken Snape, Ron’u giydirmeye gitti. Genç kız artık ağlamıyor, kafası tam anlamıyla karışık, endişeli bir şekilde adamı izliyordu. Bir şeyler söylemek istedi ama uğradığı şaşkınlıktan sıyrılamadığı için konuşamadı yine. Zaten Snape de konuşmaya gerek görmüyordu. Bu durumun Snape’in canını sıktığını gördü genç kız.

“İyi misin, Weasley?” dedi Snape soğuk soğuk ve Hermione korku içinde soluğunu tuttu. Ron, uyanmıştı.

“Nel-Nele oluyo?”

“Mss. Granger’ı almaya geldiğin aşikâr, sonra ne oldu bilmiyoruz ama kendini yere attın.”

“Bayıldım mı yani?” dedi Ron şaşkınlıkla. Gözleri tamamen açılmıştı ama başı ağrıyordu. Kafasını ovdu.

“Muhtemelen. Sanırım açsındır, bir şey yedin mi?”

“Hayır, Profesör McGonagall izin vermedi.”

Snape, “Tahmin etmiştim.”dercesine başını salladı sadece. “Granger, Weasley’i ortak salona götür, cezan bitmiştir.”

Hermione, anında onaylarken ağzını açmadı. Sanki bunu yaparsa kusacakmış gibi hissediyordu. Ron’u tutarken yine gözleri dolmaya başlamıştı ama kendisini zar zor tuttu. Dudaklarını kemiriyordu. Ron, kolunu kızın boynuna doladı, pek düzgün yürüyemiyordu. Sınıftan çıkarlarken Hermione, başını arkaya çevirip Snape’e baktı. O da onları izliyordu. Tam kapıdan çıkmak üzerelerken Snape, “Granger.” dedi.

Hermione, hevesle durdu. Simsiyah gözler, zindanda müthiş bir parıltı saçıyordu ve o parıltılar arasında Snape’in yüzünün şeklini, acıyla buruşmuş yüzünün şeklini seçti loşlukta. “Önce hastane kanadına gidin, Pomfrey baksın.” Sonra Snape, hiçbir şey olmamış gibi asasıyla etrafı toplamaya başladı ve Hermione ona son kez bakıp Ron ile çıktı.


Şişman Hanımın isyanına aldırmazlarken Harry, onları karşıladı. Meraktan ölmüştü ve biraz uykulu görünüyordu. Kızgınlıkla Ron’a ve Hermione’ye nerede kaldıklarını sordu. Ama ondan önce doğru düzgün yürüyemeyen, kafası karışmış Ron’a daha çok soru sordu.

“Neden geç kaldınız? Senin neyin var, Ron?”

Genç Weasley, gevşeyerek kırmızı koltuğa yığılırken Hermione hemen lafa girdi Ron’un yanına otururken.

“Açlıktan bayılmış olmalı, Snape’in sınıfına girer girmez yere yığıldı.” Elleri titriyordu, endişeyle Ron’a bakarken kaçamak bakışlarla Harry’i süzdü. Yine dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu.

“Merlin!” dedi Harry de Ron’un yanına otururken. “McGonagall bu kadar acımazsı olmuş muydu ki?”

“McGonagall’ın suçu yok abi,” dedi Ron. “Aslına bakarsan çok da aç değilim, sadece yorulmuş olmalıyım.”

Harry, “Olabilir.” Sonra Ron’un kolunu omzuna alarak “Hadi,” dedi. “Yatakhaneye götüreyim seni. Koltukta sızarsan ertesi sabah telef olursun.”

Ron gülümsedi. “Tamam.” Harry’nin yardımıyla ayağa kalktı ama gitmeden önce Hermione’ye döndü;

“Hey, sen iyi misin Hermione? Siz içerideyken bir şeylerin kırılma sesini duydum da sanki.” Kaşları çatıldı.

Hermione, anında soluğunu tuttu. Titreyen ellerini saklamak çabasıyla okul eteğini sıkıyordu.

“Aa- beceriksizliğim tuttu da. Şey- Snape’in değerli bir iksirini kırmış olmalıyım. En-endişelenme.”

Bu yalanı hop diye nasıl uydurduğuna şaşarken Ron sadece gülümsedi. “Umarım epey değerli bir şey kırmışsındır, Hermione.”

Harry, güldü.

Hermione de istemsizce dudaklarını sahte gülümsemeyle gerdi…


Snape, ortalığı topladıktan sonra masasının gerisine, sandalyeye oturdu. Düşünceler içindeydi. Gergin düşünceler.

Aptal Weasley’in sınıfa gelmek cesaretini nasıl bulduğuna kafa yormayı çoktan bırakmıştı. Bu işin tüm suçlusu kendisiydi; Birincisi Hermione’yi ikna edememişti, ikincisi de kapıyı mühürlemeyi unutmuştu. Aptal kız, kendisini baştan çıkarırken bunu hatırlamak o kadar kolay değildi. Evet, tamam, bahane arıyordu. Gözlerini yumdu. Bu iş çığırından çıkmadan, pılısını pırtısını toplasa iyi ederdi. Gerçi buna gerek yoktu ama belki biraz uzak durursa Granger sakinleşir, belki de akıllı kafasını başına toplayıp adam gibi düşünür, karar verirdi. Kendisine körü körüne âşıkken doğru düzgün düşünemiyordu çünkü. Bak, beş dakika içinde neler olmuştu.  Derin soluk aldı ve sandalyeden kalktı. Masasının altından küçük iksir sandığını çıkarıp okuması gereken sınav kâğıtlarını ve birkaç ufak şişeyi doldurmaya başladı bile. Daha odasındaki eşyalar vardı…


Kapısı çalındığında, ‘Biçim Değiştirme Güncesi’ni okumaktaydı. Mavi gözlerini kitaptan kaldırdı ve gözlüklerinin ardından bakarken, “Gel, Severus.” dedi. Saat gece yarısına gelirken odasına girebilecek tek kişi oydu çünkü. Buna alışmıştı.

Tahmin ettiği gibi Severus Snape, siyahlar içinde odaya girdi. Kapıyı fütursuzca kaparken ekşimiş suratıyla -her zamanki gibi- masaya yaklaşıp koltuklardan birine oturdu.

“İyi akşamlar, Müdür Bey.” Solgun, beyaz elleri, koltuğun kollarına sıkıca yapışmıştı.

“İyi Akşamlar, Severus.” dedi okul müdürü Albus Dumbledore.

Mavi gözlerinin parıltısı, yarım ay biçimindeki gözlüklerinin arkasından rahatça görülebiliyordu ve o gözler bazen, rahatsız edici olabiliyordu. Sizi röntgenlermiş gibi süzerse. Ne var ki şimdi böyle yapmıyordu. Kitabının arasına ayracını koyduktan sonra masaya bıraktı ve rahat okumak için arkasına attığı, upuzun beyaz sakalını önüne aldı.

“Seni buraya getiren nedir?”

“Biraz izin almak istiyorum.”

“Bilmediğim bir şey mi var, öteki tarafta?” Snape, onun öteki taraftan kastını çok iyi biliyordu ama hayır, böyle bir şey değildi. Alayla dudağını büktü.

“Bazen,” dedi sesinde Dumbledore’dan bile feci bir sakinlikle. “Karanlık Tarafta olup bitenlerden daha önemli şeyler var; İksir Profesörünün kafasını dinlemek için izne ayrılmasını istemek gibi.”

Dumbledore, hayretle güldü. Sakalından daha beyaz bir şey vardıysa, o da dişleriydi.

“Benden bunun için izin isteyeceğine hiç inanmazdım. Peki, ne kadar izin istiyorsun?”

“Noel’e kadar yeterli olur sanırım.”

Albus, başını salladı bir kez. Onun bu tarz ricalarına karşı çıkmazdı hiç. Gerek Zümrüdüanka Yoldaşlığındaki özel konumundan, gerekse ona olan güvenindendi. Zaten fazla bir şey de istemezdi Snape.

“Sorabilir miyim Severus, neden kafanı dinlemek istiyorsun? Yoksa Hogwarts seni bunalttı mı?”

Snape, iç çekti. “Eh, bütün gün sen de mankafa öğrencilerinle uğraşsaydın aynı şeyi isterdin.”

“Ah, lütfen, burada öğrencilerime hakaret etmene izin veremem.” Dumbledore, ciddiyetle gözlüğünü düzeltirken bu konuda hassas olduğunu ona hatırlattı.

“İyi.” Tablolar şimdi yavaş yavaş uyanıyordu, Snape sıkkın bir şekilde kalkarken bu defa onların numaradan uyumalarını kaldıramayacak gibiydi. “O halde ben artık gideyim, Noel de görüşürüz.”

“Otursaydın keşke, biraz konuşurduk. Biliyor musun,” Dumbledore, masasının üzerinde durmakta olan kitabı gösterdi. “Şu kitap beni sıkmaya başladı, bunu söyleyeceğim günün geleceğini söyleselerdi sadece gülerdim.”

“Zaten onu zevkle okumanı hiç anlayamamışımdır, Dumbledore. İçinde teknik zırvalıklardan başka bir şey yok.”

Dumbledore, gülümsedi. “İnsanın zevk sahibi bir dostu olması kadar güzel bir şey yok öyleyse.”

Snape de gülümsedi. “Hakikaten öyle.” ve ona iyi akşamlar dileyerek odadan çıktı.

Albus, arkasına yaslandı. “Umarım bu izni istemenin ardında masum bir sebep yatıyordur, Severus.”

Sonra masasındaki sıkıcı olduğunu söylediği kitabı alıp diğer sayfasını çevirdi. Tablolar yine sessiz uykusuna dalmıştı.


Hermione, yatakhanedeki arkadaşlarını uyandırmadan pijamalarını giyip yatağına yatmayı başarmıştı. Cenin pozisyonunda yorganının altına büzüşmüşken, karanlıkta düşünüyordu. Fiziksel acılarını şuanda hissetmiyordu bile. Hissettiği tek şey, utanmış ve üzgün olmasıydı. Aklına ikide bir Ron’un şaşkın, kendisine nefretle baktığı surat ifadesi gelirken gözleri yine ıslanıyordu. Sessizce ağladı.

Yaptığından pişman değildi, bunu düşününce de Severus’un kızgınca kendisini yerden kaldırışı kafasında canlandı. Herhalde o da pişman olduğunu falan sanmıştı ama öyle değildi, sadece Ron’un tüm bunları mahvedişi ve söylediklerinin etkisi vardı üzerinde. Ve hafızası silinmemiş olsaydı, arkadaşı Hermione hakkındaki düşünceleri. Bu kahrediciydi.

Kalın yorgan, gözyaşını emerken düşünmeye devam etti. Acaba Snape, şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendisine kızmakla meşgul olmalı. Başından beri bunu yapmaması için uyarmıştı, bedellerin olduğunu söylemişti. Hermione’de tüm bunları göze alacağını… O zaman neden ağlıyordu?

“Bilmiyorum,” diye inledi kendi kendine yanıt verirken sessizce. Yorganın altında olduğu için sesi boğuktu.

Aklına gelen Ron ve Snape görüntüleri son derece rahatsız ediciydi. Gözlerini sıkıca yumdu ama gitmiyorlardı. Uyumaya çalışmayı denedi ama bunu yapabileceğinden de şüpheliydi. Anlaşılan bu gece sabahlayacaktı.  Yatağından sessizce kalkıp ayaklarını sarkıttı terliklerinin bulunduğu noktaya. Sonra da süzülerek çıktı gitti.

Ortak salon da hiç kimse yoktu bugün. Herkes yataklarında mışıl mışıl uyuyordu. Kendisiyse pencereye doğru yürümüş, dışarıda yağan karları izliyordu; Hogwarts, beyaza bürünmüştü. Hermione, üzgünce iç çekerken yine gözleri ıslandı ve o an bir gölge gördüğünü sandı. Pencereye daha da yaklaştığında Hogwarts arazisinden Hogsmaede yoluna giden biri vardı. Cama yaklaşıp dikkatle bakmaya çalıştıysa da, şiddetle yağan karlar gölgenin şeklini bulandırıyordu. Kim olduğunu anlayamadı kaşları çatılmış vaziyette onu seçmeye çalışırken. Bu saatte Hogwarts’dan uzaklaşan kişi ne işler çeviriyordu?

Yorum bırakın

Filed under Aşk Acıtır | Snamione

Yorumunuzu Alalım...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s